Pazarlık Çağı

Umut yok, kariyer planı var.
sohbet yok, beden dili var.
dua yok, kişisel gelişim var.
itimat yok, alarm sistemi var.
vefa yok, kredi kartı var.
inanç yok, moda var…
hakikatle aramızda,
reklamlarla donatılmış.

Murat Menteş-Penguen Dergi

İşsiz, üniversitede okuyan bir genç olarak kariyer ve gelecekteki adımlarla ilgili yazıyı kaleme almak güç bir durum olsa da; ileride dönüp bakacağım zaman yazdığım doğrular ve onlara rağmen yaptığım yanlışları tartmak eğlenceli bir kişisel gelişim olacaktır. -umutlarım da artık olumsuzluklar üzerine.-

Yazacaklarımı çok etkiledi Hakikat Kumpası’nın Salınıp Gider albümü. Algı ve kendimizi pazarlanmak üzerine yazılar o albüm sayesinde geldi aklıma ve gelişti. Dünkü yazıda algının anlamlarından birinin de rüşvet ve rant olduğunu söylememiştim. -tdk bazen çok güzel işler çıkarıyor.- Araştırma sırasında o anlamına denk gelmek, yönetilmenin ve algının trajikomik gerçeğini bir kez daha ortaya koydu kendi adıma.

Murat Menteş’in eleştirel şiirindeki bölüm ise hem bugünü hem de bundan sonrasında daha ne olabiliri sorgulatıyor. Gençler olarak bulunduğumuz çevreden, aile baskısından -her zaman sıkıntılı şeyler yok elbette. ama sanırım güzel kavramları hep kendimize saklıyoruz.-, üniversite ortamı ve öğretilen düzen algısına karşı geliştirebildiğimiz tek çıkar yol kariyerde başarılı olup düzgün bir gelecek kurmak oluyor. -hayali yerler sözlüğündeki dünyalar daha gerçekçi.-

Pek çok anlamda sığlaştığımız, bilgilere kolay ulaşmanın verdiği memnuniyetsizlik ve üşengeç halimizin artması, bizi hayal kurmaya daha çok itiyor. Günü, gelecek gibi göremiyoruz. Günün her saati için kurduğumuz planlama, ajanda sayfalarının ötesine geçemiyor. Bugünün inşasını kurduğumuz -olumlu-olumsuz- dünden de ders çıkaramıyoruz. Hem yaşımızı hem gençliğimizi hem de gelecekteki halimizi görmezden gelmeye daha çok alıştık.

Bu durumların tamamı, ekonomik zorluk ve -dolarsız maaş alıyor oluşumuz.- kolay para kazanma içgüdüsü kendimizi pazarlamak için tüm imkanları, bize katkı sağlasın sağlamasın, psikolojik ve tinsel olarak olumsuz etkilerini görmeden kullanmaya itiyor. Sosyal medyanın gücünü kullanmaya, kalıplaşmış bir tabir olsa da olmadığımız bir insana dönüşmeye; neşe, ciddiyet, kültür ya da entel olduğumuza insanları inandırma çabamıza dönüşüyor.

En kısa zamanda en yükseğe sıçrama hırsı gözleri öylesine kör etmiş ki bu kariyer pazarında başarı için satamayacakları değer yokmuş gibi görünüyor. Onlar buna “profesyonellik” diyorlar, ben “omurgasızlık” deyimini tercih ediyorum.

Yağmurdan Sonra-Can Dündar

Kimlik kaybı yaşadığını düşündüğüm Can Dündar’ın yazısı önemli burada. Onun üzerine, söylemleri üzerine konuşulabilir ancak belki başka bir gün. -çok söz veriyorum aysara, umarım kötü anına denk gelmem.-

Elbette burada bahsedilen daha ideolojik çıkarımlar olsa da benim bahsetmek istediğim noktaya da değindiğini düşünüyorum. Bir genç olarak gelecekteki yerim, mesleğim -ki artık okuduğunuz bölümle pek bağlantısı olamıyor.-, bulunduğum sosyal sınıf ve kazandığım aylık kazancın bana kaç gün yetebileceğini sorgulamadan günüm geçmiyor neredeyse. Ve ben de kendini pazarlama olarak bahsettiğim kavrama odaklanıyorum. Kendimi önce kendime kanıtlamak; sonra da sevebileceğim ve sabahları küfretmeden gidebileceğim bir iş koluna kanıtlamak istiyorum.

Olumsuz olarak aktardığım kendimizi pazarlama zorunluluğumuza, hemen her genç gibi ben de giriyorum ne yazık ki. Özgürlük alanlarımı kısıtlamayacak bir gelecek planı kurmanın zorluğu bugün herkesi bu yola itiyor. -ya çok alıştık özgürlüğe ya da bundan önce çoğu çalışan grubu yanlış tercih yaptı. ikisine de inanmak istemiyorum aslında.-

-Kariyer ve para her şey demek değil,değil mi?
-Hiçbir anlamı yok, sadece ıstıraba sebep oluyorlar.

Önemsiz Bir Kadın-Oscar Wilde

Pek çok farklı örneği var elbette bu sözün, yakın örnekleri de olduğu gibi. Ancak asıl konu; genç olarak nitelendirdiğimiz, geleceğimiz olarak gördüğümüz -ancak çok da saygı duymadığımız.- herkesin bu düşünceye doğru yavaş yavaş evriliyor oluşu. Yukarıda saydığım kavramların devamı da var; çoğulun negatif düşünceleri, umut kavramının, birilerine umut olma çabasının azalması. Çünkü gençlere umut olacak hemen hiçbir şey devlet ve toplum nezdinde hayata geçmiyor. Yine gençlerden bekleniyor. Beklensin, yapılır. Ama aynı zamanda maddi özgürlüğü de olsun, gelecek kaygısı yaşamasın üniversitenin son yılındayken.

Kendimizi pazarlama ve pazarlık başlığından biraz daha gençliğin sorunları yazısına doğru evrilse de yazı -başladığım çoğu şeyde çok konuşarak/yazarak konuyu değiştirmem ile meşhurum.-, amacını ve anlatmak istediğini aktardığına inanıyorum.
Hepimizin adımladığı bir dünya düzeni var. Bu düzen içerisinde hem kariyer hem de sosyal etkileşim içerisinde kendimizi pazarlama kavramı; tanıtma, cv oluşturmanın yanında kendimizi olmadığımız biri gibi göstererek -ve buna inanarak- yapamayacağımız şeylerde de uğraş gösteriyor oluşumuz.

20. yüzyılın son senesinde doğmuş ve evrimini 21. yüzyılda sürdüren bir birey olarak; kavramlara, dış görünüşe, para ve maddi güce inancımızı ve hayranlığımızı zamana odaklamamız -en azından odaklamam- gerektiğine inanıyorum. Çünkü pazarlık yapamayacağız tek kavram zaman; ondan eksiltemeyiz, onu arttıramayız.

Özlediğim sözlük okumaları çok keyifli başladı ve devam ediyor. Tarkovky ile ilgili araştırma ve okumalara yeniden başladım. İzlediğim filmlerinin yanında, kendi yazdığı kitaplar dışında onun hakkında yazılan kitaplara ve etkilendiği isimlere kadar derinlemesine okuma yapmayı hedefliyorum. -umuyorum.- Bahsettiğim ütopik-distopik ögeler barındıran haftalık seriye de en kısa zamanda başlamak için uğraşıyorum; umuyorum hıphızlı şekilde aysarda olabilir.

Bugün yazıyla alakalı olarak gençlerin sorunlarını genç bir topluluk olarak ilgili makamlara ve kamuoyuna araştırmalarıyla sunan Arayüz Kampanyası’nı paylaşmak istiyorum. İlgi çekeceğine şüphem yok.
Aynı zamanda da sevgili Meyve Kayserilioğlu’nun yeni coverını günün tınısı olarak bırakıyorum buraya. Umarım ikisi de ilginizi çeker. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- İlgini.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 11. gün ses kaydı da aşağıda. Okunmak ve dinlenmek üzere. -az kaldı, okunacak ve dinlenecek. hissediyorum.-

kan ve hun

atlas, yakın dünya
olan biten senden uzakta
olması gereken bu, kapın
çalınsa da açılmayacaktı, umut
gönlünü aydınlatır
gereksizdir

avam, ki çok yaklaşılmamalı
kimse çevrenden, odanın
duvarları daha samimi
gelmekte, çizdiğin resim
olması gereken dünya
-olması
gereken-

ayn, âmâ rengi
gözlerinin
harbi davranışları yoktur
ayaklarının
soyut kalır yanında
cinayetlerinin

Zaytung 11. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1uIsqUcaGLQPkuRVsddOI88LQxQMs3114/view?usp=sharing

Algı Satıyorlar

Eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana olduğu gibi görünürdü; sonsuz.

William Blake

Yoğun anlamları, kullanımları var algının. Anlamak, yorumlamak en çok kullandığımız anlamı aslında. Algımızı zorlayan kavramlara da ayrı bir merak duyuyoruz; bize negatif gösterilen durum, olay ve davranışlara karşı olduğu gibi.

Gerçekten tamamen algılayabilen bir kalıpta olsaydık, yaşadığımız her anı, amaçlarımızı, hayallerimizi ve hatta varoluş amacımızı kavrayıp sonsuzluğa ulaşabilirdik. -sonsuz olmayan algımla buna inanıyorum.-
Bu amaçlar ile aslında çoğumuzun çabaları algılama yeteneğimizi arttırmak, empati yeteneğimizi de aynı doğrultuda geliştirmek üzerine. Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler ve araştırmalarımız -bu amaçla yapalım yapmayalım- algımızı geliştirip bizim daha çok kavramı birleştirebilen, yorumlayıp algılayabilen bireyler haline getiriyor. -ben hiç yapmamışım sanırım bunları.-

Çocuklukta her şeyi sorgulama içgüdümüzün bugünkü yaşımızda devam etmesi durumunda algımızın ne kadar açılacağını tahmin etmek gerçekten güç. Engelleyen unsurlar olsa da -her iktidarda, her başkanda oldu, olacaktır; özür diliyorum şu ana kadar bir tane başkan geldi.- gelişimin kaçınılmaz güzelliğiyle devam ediyoruz gelişmeye.

Kimimiz de koloni kavramıyla hareket etmeye -gelişmeye- devam ediyor. Yalnızca kendi topluluğundaki sorunları anlayacak, yorum yapıp etliye sütlüye karışmayacak, diğer koloni ve topluluklardaki insanları tanımayacak, anlamayacak ve algılayamayacak halde yaşamını sürdürecektir. -arada bahçeli gibi cümle kurduğumu ben de fark ediyorum.-

Sonuçta herkes görmek istediğini görür, herkesin algı kabı kendi gönlü kadar büyüktür.

Toprak-Buket Uzuner

Bu gerçekliğin sonucunda oluşmuş bir kavram sanırım algı yeteneğini geliştirme isteği. İnsan, nerede, hangi konumda olursa olsun; en zor zamanlarını yaşıyor, en kötü kadere mahkum oluyor olsa da iyiye gitmeye, gelişmeye meyilli sürdürüyor yaşamını. -bazen umduklarımı yazmama izin verin.-

Hepimizin, yaşımız aynı olsa da; yaşadıklarımız, okuduklarımız, ailemiz ve topluluğumuz özelinde sahip olduğu algı kabı farklı bir malzemeden, farklı bir hacimden oluşuyor. Ve elbette dayatılan, yanlışı doğru gibi algılamamızı sağlayan -gerçek- medya ve siyaset aşkı kalıbımızın daralmasına, aslında büyüyüp gelişmeye hazırken yerinde saymasına sebebiyet veriyor.

Görmek istediğimiz, bir çocuğun gözünden kendi evinin her detayını öğrenmek istemesi gibi; topluluğumuz ve evren ile ilgili olsa da -aslında bu kadar içgüdüsel bir durumda dahi- sınırlı algıdan, dayatılan algıdan kaçmamız -git gide- zorlaşıyor.

Düzenli okuma yapmak, araştırma ve çalışmalara girişmek, evreni kavrama içgüdüsü ne kadar devam ederse etsin bulunduğumuz coğrafyanın bize dayattıklarından kaçamıyoruz. Değiştirmiyor algımızı, eğer biraz gelişebildiysek daraltmıyor da kalıbımızı ancak çevremizden gördüğümüz ”Onlar söylüyorsa doğrudur.. trtde de gördüm.. eski milletvekili de öyle diyor.. e tabiki kadının işi yok orda.. bekleyin bir sonraki seçimleri…” algılar gerçeklere karşı duyarsızlaşmaya, kalıbımızın insanı olmaktan soğutuyor bizi.

Cehalet mutluluktur düşüncesinin gerçekliğini yaşamak, bazen keşke bilmiyor olsaydım düşüncesinden sıyrılmak kolay değil. -çok bilmiyorum, blog yazmaya cesaret eden bir gencim yalnızca.- Algı yeteneğimizin devamlı gelişimi yalnızca çevremizi algılama çabamızın değil; daha yoğun olarak kendimizi algılama, sevme ve ömrümüzü kurma yolunda da önem arz ediyor.

İnsanın algıladığı şeyler vardır, algılamadıkları ise yoktur.

Fedailerin Kalesi Alamut-Vladimir Bartol

Basit bir kelime oyunuyla aktarılmış önemli bir mesaj aslında. -benim hiçbir yazım bu etkide olmayacak sanırım, hoş etkileme amacıyla da yazmıyorum.- Algı satma kavramı buradan yola çıkıyor aslında. Algılarımızla oynanması, kutsallarımızın yıkılması yahut olmayanın kutsala dahil edilmesi, bireylerin bir mesih, ilah olma çabasının yansıması, kurulu düzenin mükemmel ilerlediğine inandırma çabası.

Yalnızca bugünü temsil etmiyor üstte yazdıklarım. Pek çok dönemde, yalnızca ülkemizde de değil, hemen hemen her coğrafyada var. -çok yaşlı ve gördü ya her ülkeyi, çok iyi biliyor paşam.- Ve var olmaya da devam edecek ne yazık ki. Yalnızca siyasette de yok bu durum; hemen her alanda algı yapmadan, algılarla oynanmadan ilerlemek pek mümkün değil.

Uzun zamandır beni rahatsız eden bir konuyla girmek istiyorum son bölüme. Sanatçı kimliğine ulaşmış, belli bir kitleye sahip isimlerin herhangi bir ülke gündemi ile ilgili yaptığı yorumlar, her ne hikmetse, siyasiler tarafından vetabii kraldan çok kralcı -başkandan çok başkancı, muhalefetten çok muhalefetçi.- olan herkesçe eleştiriliyor ve ”Ne haddine, müziğinle uğraş, çapulcu olarak sürdür yaşantını!” gibi içi boş kavramlarla üstü kapatılıp itibarsızlaştırma çalışmalarına maruz kalıyor.

İşin garibi, siyasi kimlikteki insanların sahip olduğu kitle çok büyükken, sanatçıların kitlesi içerisinde a-b-c partilerine mensup, onun düşüncesini savunmayan ciddi sayıda insanın olması. Siyasilere insan olarak bakılıp ”Kandırıldık!” sözlerine alkış tutulurken; sanatçının robot gibi hiçbir siyasi ya da gündemle ilgili fikri olmaması ve yalnızca sanatını yapması bekleniyor. En garip karşıladığım, hiçbir zaman anlamlandıramayacağım algı kaybımız ya da eksikliğimiz bu yönde.

Birey olarak her şeyi bilen kimse olamayacak; herkesin cahil yönleri var ve böyle devam edecek. Ancak algımızın yönetilmesini engeller, bilinçli bir birey olarak, bir parti ya da topluluğa dahilsek bile seçici tarafın biz olduğunun bilincini yitirmeden hareket edersek, satılan algılara bel bağlamayan bireyler olabiliriz. -dedi 21 yaşındaki çömez.-

Yarın kendimizi sunmak, kariyer açısından ilerleme çabası hakkında -işsiz bir genç olarak.- bir yazı ile buradayım. Devlet Dersi bitti. Yordu ve harekete geçirdi. Ulus Baker’in makalelerine bakmaya çalışacağım. Sözlük okumaya yeniden başladım, güzel bir süreç olacaktır.
Ayrıca bugünkü yazının başlığı Algı Satıyorlar, sevgili kuanın yeni albümünün çok güzel bir eser. Öneririm. Yarın görüşmek üzere, sevgiler. -tek kişi okuyor diye düzeltme.- Sevgi.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 10. gün ses kaydı da aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır.

azami hız

çekildim, yırtıldı dizim
çelimsiz, devrilmezdi karşımda
kravatı. korunmaz ellerindeki
çiçekleri bakışlarımdan

dağıldı ablukaya alınan
yüzün
kirletilmiş gerçekliği çevremin
yanında konuşsunlar istemem
uzak kalsın kulağın ülkemin
siyasetinden

dilim hüküm giyer
konuşamayan insanından mahkemelerin
kirlidir pekala
lakin söyletmediler ömrümce
adını

Zaytung 10. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1Dkt_EGikpHyc4xOyZ60oZeu7kGPZqJvo/view?usp=sharing

Leon ve Silahı

Sanırım bütün mucizeler, ben umursamayı bıraktığım anda gerçekleşecek.

Leon-The Professional

Film incelemelerine başlamayıp da ne yapacağım diye düşünüyordum. Leon ile giriş yapmak ne kadar doğru, neyi temsil eder, konuşulanlar nereye varır çok düşünmeden bir kez daha filmi izleyip yazıya başladım. -hızlı kararlarım sonum olacak.-

Son üç-dört yıldır ciddi şekilde kült filmlerle ilgilenen, bazı seri ve yönetmenleri aylara bölerek izleyen ve anlamaya çalışan biri olarak; beni çocukluğumda etkileyen, annemle beraber izlemekten keyif aldığım Leon filminin yeri -bazen geçmekte Takrovski’yi bile.- çok başka bir yerde. Film okumalarına çok güvendiğim, senaryo okumaları yapan bir hocamla konuşurken Leon en sevdiğim filmlerden biri dediğimde ”Yapma Mehmet..!” tepkisiyle karşılaştığımda sebebini anlamakla beraber düşüncemin değişmesinin çok zor olduğunu da biliyordum.

Hikayesine değinmeyeceğim aslında. -belki arada anlatılanlar değinebilir, benlik bir durum yok.- İlk izlediğim sıralar senaryosunu daha çok beğendiğim, artık senaryodan daha öte açılarına, hikayenin temsil ettiği şeyler, sembolleri takip etmekten keyif alıyorum. Silah, sakız, sigara, süt, bitki ve -şu an çekilse yanlış anlaşılacak.- aşk unsurlarıyla başlı başına her dönem izlenebilecek, kült bir esere dönüştü. -dedi ünlü sinema eleştirmeni.-

Filmin etkisi ilk izlediğim zamanlarda -senaryoyla ortak şekilde- duygusallık ve ölüm olguları olsa da; izledikçe evrilen bir birey olduğuma inandırır gibi beni. farklılaştı ve yeniden doğuş, bireyin özünü hatırlatma kavramlarına daha çok yaklaştı.
Oyunculuk ve karakter oluşumu, tipolojik uygunluk haricinde; mekan seçimlerinin başarısı, sahnelerin tek plana yakın çekilmesi ve aksiyon sahneleri de dahil olmak üzere ufak mekanlarda çekilmesi filmin kalitesini -kendi adıma- arttıran ögeler oldu.

İntikam iyi bir şey değil Mathilda, inan, unutmak daha iyi.

Leon-The Professional

Biliyorum ki 26 yıl önce çekilmiş bir filmin yazısını yazıyor olmam garip gelebilir. Ama etkisini sürüyor oluşu ve zaten etkilendiğim, yıllanmış da olsa -kendi adıma- kaliteli gördüğüm düşünceleri aktarma isteğimle yazıyorum. Umarım anlamlı karşılanır.

İntikam, cinayet, uyuşturucu, polis ihlalleri, suikast gibi o dönem Amerikasında -çok değişmemiş orası da.- geçen filmde en etkili bölümlerden biriydi intikam repliği.
Kendisinden küçük bir kıza söylediği söze kendi de inanmamıştı sanırım; bomba sahnesinde ”.. from Mathilda!” sözüyle intikamın -güzel bir şey olduğunu göstermese de.- kaçınılmaz olduğunu aktardığını düşünüyorum.

-uzun bir ara cümle olacak; ben filmde karakterlerin isimlerini yazmamayı daha doğru buluyorum. nedense filmin içinde kaldıkları düşüncesi ve inancı beni tatmin ediyor. film anlatılsın ama karakterlerin isimleri olmasın. evet, saçma da olsa diğer düşüncelerime yakın.-

İntikam kavramı üzerine kurulu olmasa da, filmin etkili noktalarının bu kavrama bağlanması bende ana karakterin de yaşam silahının, motivasyonunun bu olduğunu düşündürüyor. Sevgisizlik sonucu ulaşılan sevgi ile birleşince ise; kendisi için yapmayacağı şeyi, kötü olduğunu öğütlediği intikamı alabiliyor. -sevginin gücü diye bu yüzden çevrilmiş sanırım.-

Uyku umurumda değil Leon, ben aşk istiyorum ya da ölüm..

Leon-The Professional

Sanırım algılarımın -algılarımızın- ne kadar değiştiğini yansıtacak bundan sonra bu replik bana. O dönem izlediğimde aklımın ucuna gelmeyen kavramların, bugün çevremizde gelişen taciz ve şiddetler ile aklımızdan hiç çıkmadığını çarpıyor yüzüme.

Bugün çekilse Leon ve aynı senaryo ve yaş farkı ile çıksa ortaya -ki o dönem çekilmesine karşın bu konuda araştırma ve yorumlar var.- sanırım pedofili bir seri katilin filmi olarak adlandırılırdı. Elbette böyleyse adlandırılmasın, sevilsin gibi bir düşünce ile yazmıyorum bunu; kavramların filmin ve senaryonun -aslında anlatılan, sanat adına yapılan her şeyin.- fazlasıyla önüne geçmesiyle ilgili. -öpüşme yahut herhangi bir cinsel sahne, yakınlaşma görmesek de ”kesin ip var bak…” diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Elbette bu düşüncelerin gerisinde, Mathilda’nın -kullandım ne yazık ki.- istediği her iki kavrama da ulaştığı düşüncesiyle noktaladım filmi. Adamımız içinse -sanırım- asla ummayacağı kadar iyi bir sondu.
Ölümün yaşanması ve aşkın -ne kadarsa- ömür boyu sürecek bir etkiyle hayatına girişi filmin sonundaki sahne ile kat ve kat pekişiyor.

Leon’un silahı tüm benliği oluyor. Yaşamı, göçü, mesleği, acısı, saflığı ve aşkı. Tamamı filmdeki gerçek silahlardan daha büyük bir etki bırakıyor.
-ayrıca en güzel suikast taktikleri için mutlaka izlemelisiniz.-

Elbette bu filmin müziğini bırakmasam olmazdı. Uzun zamandır dinlemiyorsanız aracı olmuş olayım. -bir kişi okuyordur diye düzeltme.- Dinlemiyorsan.

Yarın algı ve kariyerimizi sunuyor oluşumuzla ilgili bir metin gelecek. Devlet Dersi bitiyor, notlaması sona yaklaştı. Yazılara da yansıyacağını umuyorum.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 9. gün ses kaydı da var aşağıda.
Kusurlarımızı sanat ile örtmek ümidiyle.

kumpas

boyalı, manzara
doğal görünmüyor çizdiklerin
yüzüne
huzurlu kovuldu kuşların

çalımlı, oyun dışı
faturaları arttırıyor sevdiğin
kişi, kusurlarını da
çizgilerinin üzerine, yüzünün
çok tinsel değiyor

kırgın, kırılmamış ceviz
üzerinde yerin, özünde
tohumun, sessizliğiniz
devletin vergisi sevdanızdan
üstün değil -henüz-
üstelikle daha umutla doğuyor
çocukluğunuz.

Zaytung 9. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/16GKebAoYrQA_aTD9L1HEI2Q2LnEb0Myo/view?usp=sharing

Ofsayta Düşmek

Hayat her şeye ilgi beslenemeyecek kadar kısadır ama günlerimizi dolduracak kadar çok şeyle ilgilenmemiz iyi olur.

Mutlu Olma Sanatı-Bertrand Russell

Evet, bir futbol yazısı yazacağım. Aslında yalnızca futbol olmayacak; ilgi gören, popüler kültür kavramına evrilmiş ama zamanın kült birkaç çabasına da vakit ayırmak istiyorum. -çok boş zamanım var halen.-

Sanırım 2016 yılında yayın hayatına nokta koyan, çok değerli abilerimin çıkardıkları Müebbet Edebiyat’ın son sayfa yazısında yer alıyordu ”Basit Goller Yedik…” asılı pankartın fotoğrafı. Edebiyata çokça konuk olmuş, samimi bir anlatının ürünü haline gelmiş bir kavram artık. -keşke her kavram böyle olabilse; içinde çirkinliklere karşın.
Ve artık günlük hayatta da kullandığımız sözlerden, günlük hayatı organize etmemizi belirleyen, katmanlı bir çaba haline geldi. -maçlara göre uyku düzenimiz var artık.-

Herkes için geçerli olmayan, bazen gerçekten takip edip etmediğinin sorgulanmasına yol açan bir kavram olsa da -kavram demek hoşuma gitmiyor ama bir metafor da değil; futbol işte.- içerideki her adımın büyük bir kitlenin düşünme şeklini etkilediği, insanımızın kavga-dostluk kavramlarını -siyasetle birlikte- bağdaştırdığı gerçeği de dahil oldu.

Evet, sorunları yahut sosyolojik etkilerinden daha fazla bahsetmemem daha doğru olur. Asıl durum ve hikaye; ne ile keyif aldığımız ve neler ile de o keyfin daha da anlamlı olduğunu anlamamız. Hobimize uzun zaman sonra yeniden başlamak ya da çok sevdiğimiz bir insanı uzun bir aranın ardından tekrar görmek gibi; futbol ve diğer popüler kültür kavramları da öz benliğimizdeki bize özgü uğraş ve çabalarımızın anlamını arttırıyor.

Stres atma mekanizması gibi. Kült olması ise günümüz şartlarından önce, daha çok bizden olan sporcuların maçlarına gidip aldığımız haz ve sadelikti. Şu an hemen hemen her mahalle kültüründe olan mahalle takımı kavramının ulusal hali.

Bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayınlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek… İsterim hep.

Çocukluğun Soğuk Geceleri-Tezer Özlü

Tam olarak bu anlatıdaki bir kült uğraş, hobi, takip edilen bir spordu futbol. Zamanın oyun kültüründeki kültlük ile bugün benim dahi oyun oynuyor oluşum arasındaki zıtlık gibi; futbolun radyolardan, şifresiz kanallardan, kolaturka toplarından ibaret olduğu zamanlardı.

”Asıl futbol o zamankiydi canım!”’ deyip bir eski zaman övücü olmak değil niyetim. Günümüzün şartlarında, -kültür ve insanlık hariç- her şeyin geliştiği zamanlarda, elbette futbol da nasibini alacaktı. Kaçınılmaz bu durum, bugün bir yerlerde yazı yazmaya çalışan bir genci de etkilemişti. -ne acı ki kadın cinayetleri, çocuk ölümleri, ekonomik zorluk, siyasi kutuplaşma daha az ilgi çekiyor. hoş, ilgi çekmesi için yazmasam da kavramların ağırlığı bile olumsuz hissettiriyor.-

Erkekler futbol seyreder, bira içip bowling oynarken onlar, kadınlar, bizim hakkımızda düşünüyor, bizi inceliyor, karar vermeye çalışıyorlardı – bizi bıraksalar mı, atsalar mı, değiştirseler mi, öldürseler mi, yoksa sadece terk mi etseler?

Kadınlar-Charles Bukowski

Bir erkeğin Kadınlar başlığında yazmasını konuşmadan önce -bu yazıda değil de kitabı konuşurken değineceğim.- işin bu yönünü de konuşmak istedim. Elbette kadınların erkekler üzerinde düşüncesi üzerine değil; futbolun izleniyor ve bunun hem gençlikte hem erkeklikte olumsuz kavram, boş zaman olarak nitelendiriliyor oluşu üzerine. -evet, haklılar.-

Sanırım hepimiz, bir insan ile ilgili düşünürken yalnızca bir kavram üzerine okuma yapıyordur, futbol ya da bize boş gelen bir şey ile ilgileniyorsa başka bir kavramda bilgili değildir fikirlerine kapılıyoruz. Bu her alanda aynı aslında; bir öğretmenin yalnızca öğretmenlik üzerine ya da bir doktorun yalnızca tıp üzerine araştırma yaptığını düşünmek gibi.

Ben ya da ben demeyeyim, hiçbir zaman vereceğim örnekteki halde olamam sanırım; Aysar’ın tiyatro alanında profesyonelleştiğini, eğitimler verecek seviyeye ulaştığını ve sahneden inmediğini düşünelim. Ancak okuduğu onca şeye, aldığı tüm eğitime karşın; cahil olma ihtimali fazlasıyla olabilir. Anlamak, yorumlamak, faydalı kavramını ve sonrasında faydalı olanı anlamaktan uzak olabilir. Bu tüm meslek ve uğraşlar için de geçerli aslında. Bir alanda profesyonel olmak, insan olarak cahil olunmadığı anlamına gelmiyor. -sanırım daimen kalacağız cahillik içinde.-

Futbol maçı seyretmeyi seven, sevmeyenden daha üstündür. Okumaktan hoşlanan, hoşlanmayandan daha da çok üstündür.

Mutlu Olma Sanatı-Bertrand Russell

Aslında üstünlük açısından olmasa da tam olarak ifade eden kalıp bu. Hayatımızda ne kadar keyif alınacak öge olursa o kadar işimize odaklanan, farklı fikirlerin bilincinde, cahillikten uzaklaşabildiğimiz bir hale gelebiliriz.
Ülkemizdeki siyasi lig de yarın başlayacak ve zorlu psikolojik savaş başlayacak arkadaşlarımızla aramızda. -çok teknik direktör ve başkan çıkacak bu süreçte aramızdan.

Kusurlarımızın ömürlük olduğu ama yeni adımların, daha insan olabilmek için -iyi insan kavramı anlamsız; insan zaten iyi olmamalı mı?- çabalamanın kolay ve rahatlıkla ulaşılabilir olduğunu her zaman hatırlarız ve çabalarız umarım. Ne ile ilgilendiğimiz, neyi hobi edindiğimiz değil de tam başarılı olacakken ofsayta düşmediğimiz bir yaşam süreriz. -nasıl bağladım ama…- -çirkindi, özür dilerim.-

Yaratıcı yazmak üzerine okuyorum, Devlet Dersi bitmek üzere; sindirmeye çalışıyorum içindekileri. Şiir kitaplarına çokça düşüyorum. -ama halen iyi şiir yazamıyorum.- Her gün böyle bir uğraşa ayırdığınız vakit için teşekkürler. -bir kişi okuyor diye düzeltme.- Ayırdığın için.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 8. gün ses kaydı var aşağıda. Zaytung’un yazdığı burç yorumları bugünkü ses kaydında. -pek eğlenceli.-
Okulları açılmayan tüm üniversiteli arkadaşlarıma ayrıca kolaylıklar…

tuzak korkusu

harp meydanı, mektup
çiçekli namlusu silahların
ulaşmak içindir, kara toprağına
yurdunun

sosyal medya, kusur
kuyulara atılması hissedilen
duyguların
çıkılması sonra merdivenlerin
beğenilen görselleriyle yalanlarımızın

çekil artık, kulların sevmekte
adının olmadığı kuralları, emretmekte
çileleri, eksiklerini insanın
kulların sevmekte
senden olmayanı
artık

Zaytung 8. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1x6cMSiraFR8bMZI9jfKcA6jIrj7KnPXc/view?usp=sharing

Yediye Övgü

ey yedi yaş
ey yola çıkmanın mucizevi an’ı
senden sonra ne varsa yok olup gitti, cehalet ve çılgınlık içinde

Senden Sonra Ey Yedi Yaş-Füruğ Ferruhzad

Yedi; kur’andan kıssalar, ilkokul yaşı, kutsalı inançların, haftanın -aslında hiç bitmeyen- sonu.
Gün saymayı bırakıyorum artık. -hayattaki kararlarım da bu kadar sade oluyor genelde.- Uzun soluklu çabanın ilk haftasını tamamlayacak ve yeni haftaya -sanırım- biraz daha mutlu gireceğim. Güncel olan-olmayan, herkesin yazdığı yahut kimsenin yazmadığı, hikayemden alıntılar ile sunmaya çalıştığım aysar; haftalık temizliğini yapıyor bugün.

Füruğ’un şiirinden gideceğim bugün; yedi yaşın kıymeti ve sonrasına değiniyor. En sevdiğim ifadelerinden biriydi ”Neden kadın şair? Neden şair sözcüğü yetmiyor?” sorusu. -ayrı bir yazıda derinlemesine incelenir, çabalanır.-

Yedinin hikayesi çok karakterli, çok mevsimli, çok mekanlıdır. Hemen hemen her inanışta, her kutsalda karşılaşılır yedi rakamı ile. Bu kutsallığın evrensel oluşu, onun kimliğini değiştirmiş; bir rakamdan fazlası, söylendiğinde inanışlardan düşüncelere iten bir hal almıştı. -makale yazıyorum galiba.-

Benim için bu hikayeyi Füruğ gibi daha özge hale getirmem de şu an bulunduğum durumlarla oldu. Sanki şu an benimle olan çoğu şey yedi yıldır benimle: Şiir ve yazma hevesi, tiyatro ile zaman geçirme ve seslendirme arzusu. -yedi yıldır yaşıyorum sanırım.-

Evet bir sene sonra sekiz olacak ve yedinin kutsalı yine inanışlarda bulunacak benim için de. Ancak bugün tadını çıkarabilirim, ancak bugün yedinin benim için kutsalını övebilirim. Aysara yedi gün oldu başlayalı ve yetmiş -abartılı olacak ama, umudum-, yedi yüzüne birden günlerin pekiştirmek için güzel bir adım. -kapı numaramı yedi olarak değiştirmek istiyorum.-

senden sonra birbirimizin katili olan bizler
aşkı yargıladık
ve öyle ki kalplerimiz
ceplerimizde endişeliyken
aşkın payını sorguladık

Senden Sonra Ey Yedi Yaş-Füruğ Ferruhzad

..ceplerimizde endişeliyken..
En az endişeli zamanlarımı hatırlatıyor bana yedi yaş. -maddi olarak hep orada kalmak isterdim.- Doların henüz televizyona çok da konuk olmadığı; kalemlerin sakız fiyatına, uçurtmaların bir günlük harçlık ile -ki bir liradan üstü lükstü bizim mahallede.- satın alınabildiği günlerdi. -satın almak bile denmiyordu o günlerde.

”Çocukluk aşkı kızamık gibi gelir, geçer.” dediğinde Özakman, aklıma aşkı değil de çocukluğun, kızamık zamanları geliyor. Birbirimize bir şeylerin bulaşacağı korkusunu ilk kez yaşadığımız anlar. -idealardan korkmadığımız kadar.- Şu günlerde yaşanılan krizin tatlı telaş olarak geçtiği günlerde yedi yaşındaydım; çok büyümedim halen.- yirmi birinde yazıyor ve sanki elli yıl öncesi hayat, çocuk işte.-

Yedi adam biri bir gün
bir aşk gördü
gereğini belledi
ölüm girse koynuna
Ayırmaz aşkı yanından

Yedi Güzel Adam-Cahit Zarifoğlu

Yedi düvele meydan okuyabilecek adamlar; yedi güzel adam. Tanıştığım şiirlerin ve öykülerin yanında hikayelerine duyduğum saygı; kendime bir yol, dava çizmeme teşvik ediyor. -nasıl olur yedi adam, yedisi de güzel? yanlış zamandayız.-

Çıktığı ilk zamanlarda -hikayeleri tam aktarmasa da- trtnin en iyi dizisi demiştim. Bu konuya yer açılması, uğraş verilmesi yanında; oyuncuların rollerine duyduğu saygı da diziyi çekici kılmıştı. Doğru yer her daim kitaplar, anılar olsa da boş kutunun içinde görmek mutlu ediciydi.

Yaşadıkları aşkın şairselliği, yaşadıkları hayatın -özellikle zariofoğlunda- deliliği; genç öğrenciye çok ütopik gelmişti. Kalemime etkileri -ki hiç arzu etmezlerdi sanırım.- ömürlük ilham niteliğinde kalacak.

1. İki bacaklı canlılar bizim düşmanımızdır.

Yedi Emir’in İlki-Hayvan Çiftliği-George Orwell

Yedi Emir. Bir hikayenin kutsalı, oluşturulan evrenin kanunlarından biriydi, ilkiydi bu emir. Yedisinden biri. Emir ve diktanın olduğu her yer gibi, -ülkemizde dikta yok ya hu! neden aklımıza hemen aynı şeyler geldi ki?- bu evrende de emirler çiğnenmeye; çiğneyen kişilerin emirleri belirleyenler olması hasebiyle -biraz farklı kelimeler. ki yine aynı şeyleri çağrıştırmasın.- çok da üzerinde durulmadığı, unutulmaz bir eser Hayvan Çiftliği. -ismi de manidar, değil mi?-

Bir araştırma olarak değil de kendi hayatımdan, etkilendiklerim yazıyorum yedi rakamını; çocukluğunu ve büyüyemiyor oluşunu. Her pazar -emirler yıldıramaz!- aynı çocuk telaşı ve heyecanıyla, her hafta başı bir an önce yedinci güne ulaşma gayretiyle -halbuki yedisi geçecektir üzerinden belki de.- yaşıyoruz ve kutsalımız her zaman bizimle olmaya devam ediyor.- yahut ben büyüyemedim henüz.-

Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında

Ah’lar Ağacı-Didem Madak

Bir çocukluk hikayesine benzedi sanırım. Fakat yediyi çocukluğa dönmeden açıklamam zor olurdu. -hoş, ne zaman çocukluğa dönmesem zor oluyor.-

Nedenini bilebilir miyiz, özgürlüğümüz çocukluğumuzda mı saklı, yedi yaşında daha mı çok sevinir daha mı çok ağlardık, mahalle aralarında kale kurulurken koktuğumuz kimse olur muydu; şu zamanda komşularımızdan bile korkarken? Her biri öznel, anda kararlaştırılacak cevaplar aslında. Çocukluk travması yaşayan, unutmak isteyen onlarca hayat da var; onlar için yedi yaş yedi asırı andırır acılar içinde.

Böyle bağlamak ne kadar yedi yaş işi bilmiyorum ama Devlet Dersi ve Kardeşini Doğurmak kitaplarındaki gerçeklikleri -daha uzun yazılacak ama.- burada da belirtmek şart oldu.

Yılların çok şeyi değiştirdiği; evrimleştiğimiz, iktidarların devrildiği -sonuncusu sanırım bugda kaldı.-, teknolojinin doruklara çıktığı zamanda, halen ”Çocuklar öldürülmesin/şeker de yiyebilsinler.” nidalarını haykırmak gerekiyor.

Son kez günü saydık, aysar ve ben. Son kez yazamazsın dedi bana aysar. Son kez kurtardı beni yapamamaktan. -umarım.-
Artık her günü anı yaşayarak geçirip dolu dolu yazmaya evrilir kalemim umuduyla bitiriyorum. Kusursuz kalemleri okuyup bana rast gelmişseniz, iyilerin kıymetini gösteriyordur evren size. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Sana.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 7. gün ses kaydı da aşağıda. Yarın burçlar gelecek, sanırım en eğlenceli anlar.
Elimde Devlet Dersi ve Cem Karaca-Fani Rübai var. Okunuyor, okunacak.

yedileme

çürük elma, cennet
kelimeler yan yana
çökmüş ahlakın, koyulmaz
heybeye kefeninle zıbının

kusur, aşk
jilet kesiği, üstelik tutulmakta
zaptı demirbaşların
çalınmaz denizden damla, su
şifasıdır balığın

entel, parfüm kokusu
taşlama kusurluları, çocuk
aklı yetiştirmiş sevildiğini
para babalarının

Zaytung 7. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1HjAv84OJzEEvv6ojHSE2DqVhH3sCwJgE/view?usp=sharing

Çevre Kalemi

Çocukların boyama kitaplarında vardı; hatırlarım; benzer noktalar, birleştirilince oluşurdu resim. Artık her yerim nokta, her bir nokta sanki bir kıble, her kıble bir acı ve sekinet doğuruyor kalbimde.

Bir Katedralin Yıkımı-Emre Tan s.59

Altı; kusursuz bir kelime, ikinci elin sesini ilk kez duyduğumuz an, on katını yanlış yazma alışkanlığı, desteye parası yetmeyen aşığın aldığı gül sayısı. Biraz matrak olacağım, olacaktım bugün. Fakat beni yazmaya mayalayan çevremi kaleme almakta geç kaldığımı fark ettim. -topluma değindim, zamana değindim; ancak değinebiliyorum çevreme.-

Emre Ağabeyin kitabından çok sevdiğim bir bölüm ile giriyorum yeniden. Birkaç kez daha bulunacak bu yazıda. -fatihalarımı arttırması ümidiyle.- Vefatının ardından okuyabildim yazılarını, kitabı çıktı ve ben de noktalar haline geldim sonunda. Kusurlarımın olduğu noktaların üzerinden geçemiyordum. -ki kusurlarımın sayısını yanlış hesaplamıştım, iyimser bir matematik hatası.-

Yazının yazgıyla alakasını, paralelliğini -bir daha kullanmam umarım, devlet bozabilir paralelliğini.-, çocukluktan yetişen kabuğun sertleşmesini hissettiriyor çevrem ve anlatacaklarım bugün.
Ömrüm -henüz yirmi bir; belki de bütünü olacaktır.-, yazıdan ve şiirden aldığı tadı nadiren başka uğraşların içinde buldu. Daha tadımlık geldi her şey, daha öğretilmiş mutluluk, daha çok yaz kur’an kursları gibi. Zamanlı, süreli mutluluklar, tadımlar.

Yazı ve edebiyatın en büyük nimetleri de onun aracılığıyla tanıştığım arkadaşlarım, hocalarım ve çevrem oldu. Onların kalemine hayranlık duydum Nazımdan önce, Akif’ten önce. Bahanelerime saklandığım kuyulardan onların yazıları çıkardı, çıkarıyor ve çıkaracak. -ya da sen kal orada, çıkma diyecek.-

Kusursuz yazını değil de kusurlu yazıp kusurun, özgünlüğe ilk adım olduğunu anlatmak ve yazma özgüvenini katmakta o çevre. Daim bir kusurun var olacağı kalemim için daha büyük özgürlük olamaz. -kötü yazılarıma vakit ayırmaya devam edecekler, sağ olsunlar.-

İlk adımım lise sıralarında -ki konyanın lisesinde artılar çoktur.- okul kütüphanesinde, Raşit Hocamız ile yaratıcı yazarlık üzerine sohbetlerin ve çalışmaların olduğunu öğrenmem ile oldu. Önce kütüphaneyi, orada hocamız ile Konya’nın kalemlerini, önemli yazarları, daha sonra bir arada fanzin çıkaracak olan arkadaşlarımı ve Mektep’i tanıdım. -bin teşekkür.-

Mektebe şiirle adım atıp Ömer Ağabeyle tanışıp sohbetler etmeye başlamış, sonrasında öyküye, denemeye gönül veren ağabey ve hocalarım ile sohbeti derinlemesine devam ettirmiştik. Bugün şiirle halen daha uğraşıyorsam -belki de bitmeliydi bir yerlerde.- en büyük güzellik Ömer Ağabeyin, Ali Ağabeyin, Ebuzer Ağabeyin kazandırdıkları ve heyecanlarıdır.

Kusurlarım üzerine çabalamayı ilk öğrendiğim yerdir şiir. Kusuru farklı anlamlar ile birleştiren, çabanın ve yolun amaçtan elzem olduğunu hatırlatan kadim bir dost daha. -o kadar da yalnız değilmişim.-

Elimde bir Hali Cibran olsun
Elimde hikmetler kitabı olsun
Günahlarımı unutmuş olayım
Günahlarım unutulmuş olsun

Melek Kayıtları-Ritm Bozukluğu-Abdullah Harmancı s.37

Ömer Ağabeye ithafen yazdığı öyküsü Abdullah Hocanın. Her daim heyecanlı ve mutlulukla anmışımdır yazılarda, şiirlerde bir dosta, yazara, ustaya ithaf etmeyi, edilmeyi. Mektebin içerisinde mutluluk ile karşılaştıklarım, bu heyecanımı katlarken; bir gün ithaf eden yahut edilen bir kimse olabilir miyim sorusunu getiriyor aklıma. -seçkin bir kimse değilim. utanmadan, ismimin baş harfleri ma tutuyor.-

Kutuplara çıkıp; ”Aslında buradan da insanlara aynı uzaklıktayım.” dediğim bir günün hayali ile yaşıyorum bazı anlarda. Maddesel uzaklığın manevi uzaklıkla ilgisi yok, bilmekteyim. Ancak yine de o uzaklığın kurduğu mesafe derin bir hasret oluşturuyor. -her insana değil, insana.

Bu uzaklıkların en aza indirgendiği, bazen hiç hissedilmediği çevrelerden biri yazın çevresi. Her an aynı çay ocağında oturuyor, hocalara ve mekteptekilere çay demliyor -evet, çay sevilir.- yahut onların sözlerine arada katılıp, ben de düşünüyorum aslında dediğim oluyor. Aynı durumları arkadaşlarım ile de yaşıyorum. -onların yanında çaya pek düşkün değilim.-

Kattıkları maddi-manevi onlarca şeyin yanında, bir birey olarak yaşanılan, düşünceler zıtlaştığında birer çay daha doldurulup muhabbettin uzadığı, farklı dergilerin gelip gittiği, her gün yeni heyecanları, her gün Ulvi Hocanın durmak bilmeyen azmini yaşamaya devam ediyoruz üstelik. Ömürlük kitapları alıyoruz, ömürlük dergiler, ömürlük dostluklar. -çıkabilirsem bir gün ”bir kitap olarak mektepten çıkmak” başlığında yazım ile karşınızda olacağım.-

İki gözden fazlasına sahip değilsek, henüz kitap gibi adamlar tanımamışsak ve bol kahkaha atıyorsak, önce kendimize, dilimize düşman olmalı.

Bir Katedralin Yıkımı-Emre Tan s.19

Yazının bu ifade ile son bulmasını çok arzu ediyordum. -benim şiir karalaması ve son ekleme yapma çabam engel olacak ama.-
İki gözden fazlasına sahip olmak adına yazıyordum hep; bu bölümü bile tüm kitabın bundan önceki birkaç yazıma alan açmıştı. Bakalım nelere kadir olacak daha.

Mektebe ve bana etkisine hiçbir anlatımım yetmeyecek, biliyor ve hissediyorum. Anmadığım onlarca isim, yazıya aktaramayacağım anlara saygısızlık etmemişimdir umarım.
Çoğunluğun içinde birer azınlık değiliz aslında. Çok olmaya çalışan; bir yandan da az olmanın getirdiği samimiyeti seven bireyleriz. -sanırım çoğumuz.- Kusurlu bir gencin kusurlarından çıkması yolunu, öğrenenin herkes, öğretenin de herkes olduğu, çayları en ufakların getirdiği bir ütopya yalnızca. Kim kaybetmiş, ben bulayım? -ta içinden yazsam da biraz politik olmak gerekiyor. Yok, siyaseten değil.-

Mektepteki kaliteli yazılardan olmadı.- hoş, hiçbir zaman yazım çıkmadı zaten orası ayrı.- Ancak bir gencin kendini anlatma çabası, birey olma yolunda karşılaştığı kaliteli çevresine bir teşekkür.

Biraz şiir kitaplarına düştüm. Ancak başladım da Devlet Dersi’ne. Çocuk ölümleri ile ilgili kitabı bir yazıya da konuk etmeyi umuyorum. Altı gün olmuş sevgili okur. -hatırlatayım biraz değil mi?- Teşekkür ediyorum. Umuyorum ki hayatımda olan ya da hayatıma girecek olan bunun gibi nimetlerin de kıymetini bilebilirim.
Vetabii bir şiir karalaması daha var bugün. Ve Zaytung 6. gün ses kaydı. Beğendiyseniz dostlarınız da okusun diye, beğenmediyseniz de bak ne saçmalamış diyerek paylaşıp yorumlarsanız mutluluk duyarım. -bir kişi okuyor diye düzeltme.- Paylaşıp yorumlarsan.

tibetli keşiş ve ayna

konum, mobil iletişim
çağrılan yere ulaşmaz
ayağındaki postal, kandırma
çocuklar, günaydın dediğinde
yeni başlamıştı hicretin

tezgah, korsan kitap
bölünmemişti kanın, harp
meydanında silahı babanın
huzurlu olmaya
üç adım. Kolay aşılır
engelleri cennetin

ekmek, memurun yeni simidi
kolun ağır kalkar
çizilmez tuvale kendi
halin

sesleri çiçeklerin, kulak arkası
şimdi kaldır elleri, yeni
tuhumudur evrenin

Zaytung 6. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1rmu9Ti5WMezO7Rgq6nsCVu8-OMpZnKxT/view?usp=sharing

Karışık Kuru yemiş

İnsan özgür doğar, Oysa her yerde zincire vurulmuştur.

Toplum Sözleşmesi-Jean-Jacques Rousseau

Beş; en matematiksel yarım, ortaokul başlangıcı, bir elin yaptığı, bulunmayan kalem ucu- ama zarif.-, rekatları bilmeyenlerin bile bildiği namaz vakitleri.
Beş günün sonunu bu yazıyla kapatmak, altıda daha matrak hareket edebileceğim heyecanıyla, okuduğum bölüme saygıyla toplum ve devlet ile yazmaya başlıyorum. -sanırım ikisinden de çok uzağım.-

Aşağıda değineceğim bir başka alıntı ile giriş yapacaktım aslında. Ancak toplum ve formlara daha çok uyan, toplum kavramını ortaya çıkaran belki de, toplu durulmaması gereken yerleri belirten zincir metaforu daha yakıştı girişe. -dediğim gibi; kendimi kandırmayı seviyorum.-
Kaçırdığım zamanı toparlamaya çalışırken -yahut kendimi kandırma süresi- toplum yapısı ile ilgili de yazayım dedim. Benim dışımda herkes bu konuda yazmış gibi hissediyorum. -umuyorum

Çocukluk yıllarımın en büyük eğlencesi, tatlı anlarından biriydi yılbaşı gecesi karışık kuru yemişle televizyon karşısında oturmak. -yılbaşı kutlayan bir aile değildik, babam kıyamazdı yine de.- O anlarda antep fıstığını seçme olimpiyatlarındayken, toplumu temsil eden en küçük yapı taşlarıyla karşılaştığımı -yahut bunu bir gün düşüneceğimi- tahmin etmiyordum.

Bulunduğum çevrenin hangi kuru yemişi temsil ettiğini, neden bağdaştığını açıklamalarda anlatmayı düşünmüyorum. bir metafor olarak kuru yemiş bugün konumuz. -denemeci ya paşam.
Öğretilen toplum kavramının fazlasıyla içinde, aktivist olmak için yanlış zamanda, yanlış topluluklara şahit olarak geçiren bir birey olarak; kavramından ne kadar uzaklaşıp yozlaştığını hissediyorum.

Seçilen ufak taneler halinde; renklice hazırlanmış bir sosyal medya paketi içerisinde, anne-baba -es, bir düşün, baban.- kavramlarının çocuklaştığı, çocukların koca insan olarak görülüp evlendirildiği dönemim aciz parçaları halinde sürdürüyoruz -davamızı demek isterdim.- kuru ömrümüzü.
Kümelerimizden ayrılıp, karışık paketine girmeden önce nerelerde ne yapıyorduk acaba? -hangi kurda güzel bir besin olacaktık. şu an basitleştirilmiş bir yığınız.

Özgür bir devletin yurttaşı ve egemen varlığın bir üyesi olarak dünyaya geldiğim için, kamu işlerinde sözümün etkisi ne denli az da olsa, oy verme hakkım bu işleri öğrenmek görevini yüklenmeme elverir.

Toplum Sözleşmesi-Jean-Jacques Rousseau

Aynı metin üzerinden gidiyorum ancak bu yazı için kitabı yeniden okumanın verdiği asalaklık deyip sineye çekmenizi umuyorum. -bir kişi okuyordur diye düzeltme.- Çekmeni.

Kuru kuru olmaz, biraz anlamalı, -anlaşılmayı kim kaybetmiş?- çokça üzerine düşünmemiz gereken kavramların ortasında; büyük bir masada -ki rengi de yine onlar tarafından seçilmiş-, plastik tabakların içine yerleştirilmiş bir halde yılbaşını bekliyoruz. Önceden bulunduğumuz dal, toprak altı, tarla; sulandığımız su, bizi besleyen gübrelere hakaret eder gibi bulamamışız evimizi. Yarın gelmeyecek diyenlere inat, yeni yıl diye bir kavramın mezesi olmuşuz bir de.

Anlayıp yorumlayınca, hemen seçilmiş antep fıstıkları gibi -biraz düşkünüm, özür dilerim.- ağızlara atılmış; bizi koruyan kabuğumuz -ki annemiz, babamız, kitaplarımız, toprağımız saklıdır onda.- çöpe yuvarlanmış, tek artımız yiyenlerin dişlerini sızlatmak olmuştur. -çünkü bilmezler kırmadan açmayı .-

Masada yenmeden kalanların da -paketten çıkılmıştır bir defa.- yapabilecekleri tek şey bir sonraki -genel seçimler daha çok yakışırdı.- yılbaşına kadar çürümeden yaşamlarını sürdürme gayretleridir. Çoktan dostumuz değişmiş, kiminin kabukları üzerimize atılmış kiminin çıtırdama sesini duymuşuzdur. -yaşam zor, bir kuru yemiş olarak yılbaşı masasında.-

Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,

Bu darağacı suratlı toplum.

Oktay Rifat-Ağzımın Tadı

Oktay Rifat kadar olumsuz bakmasam da –ağzımın tadı şiiri, kısa ama uzundur.- paketlerden çıkmadıkça, daha doğru ifadeyle paketlere hiç girmedikçe toplumun yapısı karışık kuru yemişten ibaret olmaya devam edecek gibi duruyor. Kimlik kaybını yaşamak, etkilenmeyi etkilenilen insan olmak olarak algılamak, kuru akılla, eğitimden uzak ve zincirleri bağlayanlara ses çıkarmadıkça ilerlemek -ki nereye doğru olduğu da bir yazı meselesidir.- ancak lüks kuru yemiş olmamızı sağlar.
Bu altın tepside sunulan -evet, halen sunuluruz.-, yılbaşılarında değil, her zaman seçilen bireylere, yemişlere dönüşürüz. -kurtulmak değil de tadımızın kıymetini bilmeli.

Siyasi eleştiri yazmaktan uzağım; haddime ama bu, partilerden çok öğretilen kavramlara bir taşlama. Ömrün bir davaya -kendinle davalı olduğun en azından.- adanıp daha anlamlı olacağı, kuru kuru yenmek ve meze olmak yerine toprağın, aldığın suyun ve yetiştiğin zorlukların bilinciyle harekete geçmenin katacakları, satın alınamayacak mutluluk olarak geri dönecektir.

Yine bir sonraki -tamam söylemeyeceğim.- yılbaşına kadar ayakta kalacak, bu kez babanın kıyamadığı çocuk temizliği ve toplum -yozlaşmamış olanından mümkünse.- yararı ile masanı sen hazırlayacaksın. Sofranda -yalnız dahi olsun.- paylaştığın samimiyete eşlik edecek lüks karışık. -ne de olsa seviyoruz seçmeyi.

kuş, ah sadece bir kuştu.

Füruğ Ferruhzad

Yazıdan sona ulaşırken -biraz da etkisiyle yazdıklarımın.- işin gerçekliğine doğru evrildi düşüncem. Kuş, sadece bir kuş; kim onu yüklüyor sırtına insanoğlunun ya da kızının.
İnsan, sadece bir insandı. Muhakkak. Ancak -çevrelerince toplumların.- dönüştürülmemeliydi de yemişlerine kuru toprağının. Sanırım düşünmemişti toplum; bu kadar toplu olunabileceğini. -düzensiz.-

Çantamın kitaplarla dolu olması -bir yandan bilgisayar.- ve omzuma uyguladığı ağırlık keyifli gelmeye başladı yeniden. Daha çok hissedip, Nuri Pakdil misali biraz da ceplerime katasım var.
Hidayetname bitti, sadık bir kalemle yazılmış. Toplum Sözleşmesi de tekrar imzalandı, pek nüfusu olmayan kalemim ile. Devlet Dersi‘ne başlamayı umuyorum. -şiir kitaplarına düşmezsem eğer.-
Vetabii bir şiir karalaması var bugün. Ve Zaytung 5. gün ses kaydı. Dün kuan ile bir ses olmuştum; bugün de siya siyabend ile bir selam verelim. Kuru kuru oturmak olmaz değil mi?

çalınmadan

yurdum, coğrafya dersi çok zor
kazındı tırnakları babamın
çatısında parasızlığın. kuma
toprak denir, sevilmezdi aydınlığı
madencilerin

ders, büyülü gerçeklik
hududa geçmişten parçalar
öğrettikleri yanlış adamların
silahları fabrikalaşmış, savaşın
sonunu getirmiş köleliği
insanların

bedel, parasız ödeme
koyunları çoban
değil, yetiştirir
bürokrasi
güdülmez belirli amaç
seçilir, ayrılır
kurbanlıklar

Zaytung 5. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/13yYbYBVJ3nsjgLG7wBJoFLI-8Phu66-7/view?usp=sharing

Zamanı Kaçırmak

Dimitri: Dünyayı Atlas taşıyorsa, Atlas’ı ne taşıyor?
Tasso: Kaplumbağa.
Dimitri: İyi de, kaplumbağa neyin üstünde duruyor peki?
Tasso: Bir diğer kaplumbağanın.
Dimitri: Peki, o kaplumbağa neyin üstünde?
Tasso: Sevgili Dimitri, ondan sonrası ta dibine kadar hep kaplumbağa işte!

Kadim Yunan Diyaloğu

Tam da ne yazacağım karmaşası çekerken karşıma çıkan ve -sanırım yalnızlıktan- beni güldürürken-düşündüren ender konuşmalardan biri oldu. Zamanı kaçırmak ve sonraki zamanın durağında -ki yok öyle bir şey- yine beklemekle geçen ömrümün, sorgulamalar ile kendini yiyip bitirdiğini fark ediyorum.
Bugün yazmasam gerçekten kaçırabilirdim zamanı. -çoğu anı kaçırdığım gibi.-

Platon Bir Gün Bara Girer kitabının da başlangıcıydı bu diyalog. O kitaba beni çektiği için sizi de bu yazıya çeker diye umuyorum. -tek kişi okuyor diye düzeltme: Seni

Uzun soluklu, bol sorgulamalı, bol kitaplı, yazılı, filmli, parasız döneme adım attığım iki haftalık sürecin en vahim anlarıdır zamanı yönetme kavramı. Sürekli -yalnızsanız dahi- ömrünüz boyunca yapmayacağınız detaylara, çıkmazlara sürüklenip gerçek amacınızdan uzaklaştığınız anlar. -yeterince hakim olamıyorum belki de nefsime-

Şair abim Ali Berkay’ın ”Bir şairin tek artısı yazdığı şiire tanık olan ilk kişi olmasıdır.” sözünün etkisiyle -bu arada şiir yazmak şair olmaktan önce gelir, kendime şair demiyorum. diyemeyeceğim de.- karaladığım her yazıyı hazmetme sürecinin bile kıymetini kaybettiğim düşüncesine kapılmaya başladım. O an bile nefsin -sanırım kendi üşengeçliğim ama- kusurlu dünyasına çekiliyorum.

Güne erken başlayıp -hiç olmazsa- sabahı da günün bir parçası haline getirmenin kıymetini de anlıyorum bir yandan. -uzun süredir unuttuğum saatlerdi.-
Sonra nasıl doldurabilirim o anları düşüncesi -ne acı, boş zamanım var.- ile bazen öğleni ediyorum. Zaman çok hızlı değil aslında da kafam yavaş çalışıyor.

Her gün, düzenli bir uğraşın olması bu yüzden çok fiyakalı hale geliyor. Dolduracağın zaman belli; ne ile, nasıl, kimden etkilenerek, kime ulaşma amacıyla. Her biri yemek tarifi gibi hazırda bekliyor. Tek malzeme de sen oluyorsun. -bazen o bile olmuyor değil mi?-

Yarın kavramının fazla felsefi olması, bir gün sonrasını hiçbir zaman temsil edemiyor oluşu; -çok ayıp- kırıyor beni. Hiçbir gerçekliği olmuyor sanırım bir ajandaya yazılmadıkça, yazılanları uygulamaya sokmadıkça. -olmamalı da.-
Düşüncelerin akılda kalmaması için kaçırmamalıyız zamanı. Ona hükmetmek değil demek istediğim; -şov yapma, iyice denemeci sanmaya başladın kendini- ömür boyunca bir arada olacağın -benliğinle beraber- tek kavram olan zaman ile dost olabilmek. Haydar Ergülen’in arkadaşlığın üç kişiyle daha sağlam olduğunu gözlemlediği bölüme ithafen; bir uğraş da eşlik etmeli. Daha sağlam kılabilsin.

Yaşam, zamansız. Yaşamın hiçbir zamanı yok. Çocukluk, kadınlık, erkeklik, yaşlılık, yaşam, ölüm, sevgi, sevgisizlik, doyum, doyumsuzluk, her şey iç içe. Akıl, delilik, varlık, boşluk iç içe.

Yaşamın Ucuna Yolculuk-Tezer Özlü

Sanırım üstte anlatmaya çalıştığım onca şeyin tanımını yapmış Tezer Özlü. Zamansız yaşamak.

Sadakate en çok sadık olmamız gereken şey, kişi olmadığı zaman ihtiyaç duyuyoruz. Ve -kanımca, ki çok düzenli akar damarlarımda- zamanın olmadığını düşünmek ,belki kabullenmek, ona çok daha sadık kalmamızı sağlayacaktır. Yarın ölecek gibi düşüncesine doğru yakınlaşıyorum sanırım. -ama dediğim gibi; yarın çok felsefi. daha çay ocağı sohbetlerine ihtiyacımız var. Ve temsil etmez bir sonraki günü-

Başlangıçtaki diyaloğa geri döneyim yazıyı bitirmeden. Sorguladıkça derinine, ilk ayağına hatta belki amacına ulaşılan çok az şey var şu dönemde. Sorgulamanın azlığı, abes-günah karşılanması -dini konular dışında bile-, partilerden ihraca sürüklemesi sebebiyet veriyor sanırım buna. Çizdiğimiz yolun derinine araştırmasını yalnızca bir örgütle adımız anılınca yapıyorlar. Ve yine yalnızca insan sorgulanıyor. Kavramlar, zaman-zamansızlık, hırsızlık, dinler -haşa-, inançlar, az parti -kullanımımın anlaşılmış olduğu ümidiyle.- sorgusuz sualsiz kabul yahut ret ediliyor.

Hırsızlığı -var ise- zamandan yapmamak -sanırım dünkü yazıda da hemen hemen buradaydı bu ifade- bizi daha özgür, bilinçli ve çoğu insanın yapamadığı şey olan düşünceyi gerçekliğe uygulayabilen bireylere dönüştürür. Sorgulamanın en büyük sonucu olarak, insan kendi sorgulamasını yaptıkça -etrafındaki hemen hemen her şey gibi.- zamanla dost olabilir. Ondan kaçmaya, ona hükmetmeye değil de oturup masaya -alkol, şarap, ve bilumum alkoller de olabilir. ancak ara cümlelerde benim adıma.- çay içilebileceğini de düşünmek gerekiyor.

Bugünü kaçırmadım. -diğer tüm uğraş ve hayallerim tamammış gibi.- Umuyorum yarını da, felsefenin tüm diyaloglarını da kaçırmam.-bir de bir sonraki genel seçimleri.-

Hidayetname heyecan ile devam etmekte. Aylak Köpek de sonraki kitap oldu bile. Teşekkürler Sadık Hidayet.
Bu arada kıymetli kuan -tanımayan çok az kişi olacağı düşüncesiyle detay vermiyorum.- yeniden bir araya gelmiş. Bu metin, yeni oluşumları Hakikat Kumpası eşliğinde sizlerle buluşuyor. Özleyen, nemalanmak isteyen tüm dostlara. -zaman dostuma da.-
Vatabii bugün de bir şiir karalaması ve Zaytung 4. gün seslendirmesi sizlerle. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Seninle.

salınıp gider

çekilmez kılındı sınır
ihlalleri, sevdalık
mektupları lise aşıklarının
çoğu yetişmiyor üniversiteye

tanımsız düzenini korudu
devlet, kalemlerin uçları
artık sıfır yedi!
yalnızca gerekli sıkıntıları düzeltiyordu
gerekli
sıkıntılar
-felsefi kalmıştı-

meydanında asılı vücudu, devrimci meydanda
sevdiğinin ve üzerinde aldığı kolye
on sekiz yaşının
televizyonda görülmesi, yalnızca
sansürlü gül yüzünü
yokluğun sırrına kalır
küfür

Zaytung 4. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1Tk3s3tHwttcfdFIkP_i61s5DNMqmw0du/view?usp=sharing

Yazma Protestosu

Kuşkusuz bu alıştırma ya da deneme, gerçekliğin sayısız anlatım yolu olduğunu belgelemeyi amaçlıyor.

Yazmak Eylemi-Ferit Edgü

Üçüncü gün. Bazı rakam ve sayılar kutsala, bazen de size hizmet eder. Üç onlardan biri. Kimi üç kez görsem, üç kez konuşsam, üç kez sevsem -ilklerini tutturamıyorum- daha da bağlanırım. Burası da öyle olur umuduyla devam ediyor, yedide kendimi biraz öveceğimi düşünüyorum. -kusur-

80’de yazdığı kitap Ferit Edgü’nün Yazmak Eylemi. Kitabı sahaftan almanın heyecanı ve sabrına bir de selamlama katıldı. 2000 yılında, 11 martta, Uğur Çatalsakal’ın elindeymiş kitap. Sevindim, Türkoloji yazıyor bir de. -zor iş.-
O dönemin devrimci (!) kanadından yapılan tehdit ile esnafın kepenk kapatması olayını 101 farklı üslup ile kaleme alıyor. Dediği gibi -ön söz okumanın faydaları; evet ayrı yazılıyor, korkunç- gerçekliğin hangi üslupla ne ifade ettiğini, kimi hangi yola ittiğini, yazarın -fikir dünyası siyaseten bozulmadıysa- üslubuna göre nerelere çekilebileceğini anlatıyor.

Çokça değinmeyeceğim kitaptan, başlangıç yapıp başlığa geri dönmeyi umuyorum. Fakat okumanız için birkaç sebep daha eklemem hoş olabilir: Notlama ile başlıyor ilk yazı, sakin, sadece gördüğünden ibaret bir sokak. Baba olan esnafla devam ediyor ve bilinçli olduğunu düşünen -tıpkı benim gibi- ve bence boş konuşan -sanırım tam olarak ben-, kitaba çeken karakterle devam ediyor. Şaşkın bir kimse ile, dükkanlar kapalıyken eve nasıl et alınacağını -açık olunca alınabiliyor mu?- sorgulayarak ilerliyor.
En sevdiğim yerlerden olan kesik başlığından -sanırım biraz hece kırmayı andırdı- ufak bir bölüm ile noktalayayım kitap bölümünü.
..Çok şadım bu uruma. Günlede Perşem. Zar olsa nese. Ama şembe. Dilor ki şistlerin iş iymiş..

Katmanlı bir yazı yazmayı, makalelere kadar derinlemesine incelemeyi ve başlığı ”Bir Protesto Aracı Olarak Yazın” diye düzenlemek istemezdim, sanırım. Böylesi daha üçüncü gün, daha 21 yaş gibi. -kendimi kandırmayı seviyorum, evet.
Çocukluk zamanlarımda bir masal kitabı vermişti Figen Hocam. -bu konu başka bir gün derinlemesine incelenecektir.- Kitapta her güne bir masal ile ilerleyen, çizimlerle zenginleştirilen bir tarz vardı. Hoşuma gitmişti ve sanırım iki günde bitirmiştim. -ve evet o günden beri yeterince okuduğumu düşünüyorum.- O kitaptan, ilk masallar dışında, etkilenmeyi öğrenmiştim. Bir fablda karganın yaptığından, söylediğinden, esprisinden etkilenip arkadaşlarımla paylaşıyordum. Eğlenmeseler de.

Günümüzde herkes yazmaya başlamışken -düşünün; ben bile- üslup ve etkilenme kavramı inanılmaz dağılmış durumda. Zafer Algöz’ün eşiyle yemek yemesi haber yapılarak, üstüne buna bir haber metni yazarak etkilemeye çalışanlar varken-sanırım asalak, tek hücreli yaratıklarız-, dolarla maaş almıyorken bir de bunun yüzümüze vurulup aşağılandığımız haberleri ”toner bitmiş ya!” diyerek yazmıyoruz. Ya da yazmak istemiyoruz. Belki mürekkebimizin firmasına kayyum atanmış da olabilir. Ya da kurumumuz içinden birisi ”Yalan Haber Hareketi” diye bir yola girmiş de olabilir. -daha fazla seçenek sunabilirim ama uyuyacağım yer için bana da daha fazla seçenek sunabilirler.-

Sansür ve engellemenin devam etmesi bir yana, çizgilerin sağ-sol diye ayrılması bile -halen- sorun yaratabiliyor. Yazarlarımız sanırım bunun bilinciyle harekete geçirici üslup ile hareket ediyor. Hakaret, aşağılama, ufak kelime şakaları… Liseler arası kavgaları ayırmaya gelmiş Çevik Kuvvet gibi gülüyoruz, tam burada.

Ancak protesto aracı olarak kullanılmıyor oluşu biraz üzücü. -umuyorum yazın dünyasını protestoya indirgedim olarak anlaşılmaz- Yazıyı harekete geçirici olarak kullanırken -ki çok işe yaradığı anlar oldu- onun etkisinin azalması için her türlü yolu deniyoruz. Okumaya çalıştığım hemen hemen her yazının kutuplaştırıcı tavrı kaliteyi parkeleştiriyor. -yine de taşa oturmuyoruz-

Sen yapıyor musun sanki? sorusu gelirse eğer -zannetmiyorum ama- uğraşıyorum diyebilirim. Yazdıklarımı okuyan birinin hareketi kendi evi içindeki kütüphaneye yönelmek olsun yeterli. Ben kaç kutup varsa onların uzağında, ekvator çizgisi üzerinde, mümkünse magmaya en uzak şekilde, oturduğum öğrenci evindeyim.
-evimizde bulaşık da birikmiyor hem-
Protestomu kendime karşı yapıyorum. Kutsallarımı, sevdiklerimi, sevmediklerimi, acı ve sevgilerimi, dilimi, kalemimi yeniden tanımak için.

Sinema için söylenen ”Senaryoda politik bir şey yoksa bile, o politik şeyin olmaması da bir mesaj içerir.” sözü gibi, söyleyip konuştuklarımızın yanında bir de çekindiğimiz, korktuğumuz, sakındığımız, belki de bizim bile unuttuğumuz mesajlar yer alıyor. En azından günlük gibi bir nimet var, en azından bu paylaşım alanları var.
Sunay Akın ile öğrendiğim, Yeni Türkü yayınları kurulurken çekilen kağıt sorunu, Kelebeğin Rüyası filminde işlenen yazın zorluğu sonrası böyle imkanların varlığı ve -tam olarak olmasa da- protesto özgürlüğü iyi ki var.

Hırsızlığı kendi zamanımızı çalarak yapmaktan uzaklaştırır belki protestoyu -tamam, abartmadan belki- hayatımıza yazıyla sokabilmek. Protestoyu yemek yemeyerek, su içmeyerek -sonuna kadar saygı duyarım-, küstüm oynamıyorum diyerek yapmak yerine yazarak kurmak -kim bilir- zenginleştirebilir bizi. Kaybetmeyiz kıymetli insanlarımızı.

Bu özgürlüğü arttırabilmek ümidiyle -hazırlanıyor, biraz zamanı var- kurmaca bir evrende, birkaç karakterin yer aldığı, ütopik ve distopik ögeler barındıran haftalık bir seri başlayacak. Vetabii öncelikle biraz daha işleyelim bu tezgahta.
Bugün de bir şiir karalaması ve Zaytung 3. gün ses kaydı sizlerle. -belki sadece bir kişi okur diye düzeltme- Seninle.

Sadık Hidayet’in dün de bahsettiğim Hidayetname kitabını okumaktayım. Aysar öyküsü ve yaşamı ile tekrar etkiledi. Protesto konusunda ayrıca kaleme alacağım bir isim ve dönem oldu. Mutluyum. -atma ziya-

kaptan bildirisi

yelken, tayfa selamı
fanusa kapalı kuşları, hem
denizde sorulmaz
dini, memleketi

Kum, gözlemci şarabı
İçmek yasak, aykırı karşılanıyor
yolcularca
Uzunluğu çekmeli
mektupları yetiştirmeli
sonraki sefer saatine

Ay, adem elması
çeliği oy, çevir dümeni
aykırı memleketlere
Şanssızlık! Denir mi
burası 80’ler
türkiyesi

Zaytung 3. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1z33tL62NaCVOEwwERzIpxtv3WcmtAd4b/view?usp=sharing

*Aysar-ki çekilmişti aydan-

Zamanı Tanrı yaşar; insanoğlu ölmek için türemiş.

Bilge Kağan-Orhun Yazıtları
Öd Tengri Aysar, kişi oğlı ölgeli törimiş.

Değişken Karakter.
Aya (ayın hareketleri ile evrelerine ve belki de dünyaya olan mesafesine) bağlı olarak karakteri ve huyu değişen kişi ve onun yaşadığı psikolojik durum. Aysamak fiili de aynı şekilde bu değişken ruh halini ve sonuçlarını anlatmakta kullanılır. Batı mitoloji ve masallarında yer alan ve dolunayda kurda dönüşen Erbörü (Kurt adam) motifi bu anlayışın bir dışa vurumudur. Ayın hareketleri ve evreleri insanoğlunun daima ilgisini çekmiş ve bunlara değişik anlamlar yüklenmiştir. (Kaynak: Türk Söylence Sözlüğü, Deniz Karakurt)

Büyük gün; bir şeye başlayıp ikinci günü getirdim. Üstelik uzun süredir hayranlık duyduğum bir kelimeyi, hasreti anlatma çabası ile.

Aysar*; hem ütopya hem distopya kurduran ve bunu değişimli yapmayı sürdüren bir hale geldi. Uzakları yakın eden ilk uçak seferi gibi ilk kez bir kelimeyle yüklenmişti sırtım. Arayıp bulamadıkça daha da artan, ”Fanzine isim mi olsan?” dedirten, yalnız anlarda ”Ben buradayım!” diye çıkış yapan kadim dost.

Orhun Yazıtlarıyla giriş yapmak cümlenin katmanlı olduğunu anlamamla esti aslında. Aysar kullanımının ”Zamanı yaşamak.” olarak kullanılması, bunun Tanrı’ya ithaf edilmiş olması derin bir boşluk oluşturdu. Ya da doldurdu biraz ”Doğru kadro bu mu? Sol bek yanlış bir kere!” gibi ifadelerle basitleşen kafamı.
Tanrı’ya yüklenen zamanı yaşamak ifadesi ve bu ifadenin Aysar ile aktarılması, günden güne, herkes için değişmekle beraber, basitleşen kavramları tekrar hatırlattı. Tanrının da düşünce ve davranışlarının değişkenliği üzerine. -haşa, annem okumaz umarım.-

Ütopya

Kim bilir, düzeni ütopyalarla kurarız.

Çoğulun teke çok zor indirgendiği ve insandır, yapar yerine ”Sanırım o partiye oy vermiş.. zaten sokak tenhaydı.. gençliği hep ocaklarda geçmiş.. babası imammış..” gibi kavramlara bağlanan bizlerin değişkenliğe ihtiyacını tamamlıyor Aysar.
Her gün olmasa da aydan aya değişmek, biraz daha insan olmak, sokağa bakmak-çıkmaktadır sokaktan yığınla ömür*- ve bunun bilinciyle adımlar atmaya başlamanın ilk adımıdır. Değişimi yapmalı ve aydan aya, en azından, gözlemlemeli.

Yazar okumaları misal, yönetmen ya da şair okumaları aylık. Bazen aylık bir hobi ve eğlence keşfetmek. Tanıştığı her insanı ay sonu tekrar tanımak. Ay sonu daha fazla sevdiğini söylemek; faturalara, maaş bitmesine, ikramiye beklemeye rağmen. Kuyudan ışığa bakmak. Umut var mı? Nefessiz bırakılabiliriz.

Distopya

Ve lakin, kuruluyor distopyalarla.

Biraz bireyselleşelim. -Evet kendimle ve sizinle konuşuyormuş gibi olsun diye böyle bir giriş yaptım.- Daha çok çocuklukta yaşadığımız o hızlı duygu değişimlerinin evrimleşmiş hali Aysar. Her daim olumsuz kullanılmış, duygu değişimlerinin ilişki ve kimlik kayıplarına yol açtığını belirtmiş -yenileme ücreti olmadan-.

Bir saati bir saatine uymayan, aysar bir kadınla; pervasız, tehlikeli bir derbederle işin neydi?

Hidayetname-Sadık Hidayet

Cevabını bulmak istemiyor sanırım kimse. -Buradaki kadın, erkek de olabilir, olur, olmuştur bir sevda içinde.- Neden sevdiği, bazen kimi sevdiği sorusu bile yemek yaparken unutulabiliyor. Daha benim haddim konulara geri döneyim; sosyolojik bir vakayken, başkalarıyla ilgili yorum yapmam hoş karşılanmayabilir.
Bu değişim duygusal olduğu gibi ülke ve dünya gündemi, ekonomik şartların aydan aya değişimi, maaşların her ay azalması -bekçiler hariç-, faturaların artması, her ay değişen meslek ve ikamet adresi ile daha da korkunç bir hale gelebilir.

Ancak Aysar değil, onun tanımı korkutabilir. Aşk da sanırım.

Benlik ne var peki bu Aysarda? Başlığı aynı olan şiirimden birkaç dize vereceğim. Kalemim pek anlatamaz, ancak kurtarabilir beni.

Aysar kapalı kutu
Çiçektir bir bakım, bir bakım çekiç
Çekildi mi soluğun,
soğuk mu kuytu?

Soytarı çekingenliği ülkemin insanında
Kralının eteği bile
Daha rahat uykuda

Şiirin poetik yermesine başlamadan önce bir kez daha okursanız pek sevinirim.
Aysar bir seri olarak -aydan aya olmasa da- yazılmaya devam etti. Kuru kuruya çiçek de denmedi çekiç de. Biraz üzerine düşünüldü.
Bu kadar koyu değildir aslında aysar. Ak kraterleri daha yoğun. -mümkünse-
ufak bir not: aysar altı kırmızı çizgili yazılıyor hep, düzeltmesi ise bu meretin ”ay-sarı” şeklinde. Ay-Sarı

Vetabii -bu şekilde kullanmaya başlayacağım bu iki kelimeyi, biraz özgürlük. Umarım abartmam.- hem üstte okunan hem de Aysarı kalemlerine almış her isme teşekkür ediyorum. Yalnız kalmadım, Hidayetname’yi tanıdım, ki okursanız zenginliktir, elbette Haydar Ergülen, Selim Temo ve Bilge Kağan! Var ise rastlanılan isimler bilgilendiriseniz güzel olur sanırım.

Beklediğimden uzun, beklemediğim kadar az bir yazı oldu. Umuyorum ki merak uyandırmış, dilimi eleştirmiş, yarıda çıkıp gitmiş yahut buralara kadar beni dinlemişsinizdir. Bir şiir karalaması da var sonda ve Zaytung 2. gün ses kaydı. Değerini anlasam da daha sonra zenginleşeceğim sanırım. -maddi konuda da aynı umudu yaşıyorum.-

Bugünün kitabı: Yazmak Eylemi-Ferit Edgü*
*ufak tefek de kendimi hatırlayayım, sizleri de.

ay-sarı

kızım, mektup başlangıcı
icat olunmuş posta
nöbeti kameradan
tutuyor kapıcı

kızım, kalp krizi
anatomik kurallarınca ömrüm
örgütümün ismine benziyor
kaçışım yok
sanırım

hanım, görücü selamı
kapın çalınmadı hırsız
kapıcı yahut dilencilerle
bilirler kimdedir para
yeşili sevdim fakat
diyemedim her aldığımda, yeşillik
gözlerin içindir

Zaytung 2. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1SyZTzcK42PzirHfpMVewvNFvE5U_CVhc/view?usp=sharing