Çarkın Dişlisi

Çark, sert sesler çıkartarak bir diş boyu ilerledi. Bir kez ilerleyen çark geriye dönmez. Dünyanın kuralı bu.

1Q84 – Haruki Murakami

Kusursuz başlangıcı ararken boğuluyorum sanırım yazmamazlık içinde Altı ay önce son yazıyı paylaştığımdan beri -ki okuru kelime sayısının ellide biridir.- her gün yazmak için sömürülen kafam farklı yoğunluklara evrildi. Artık 23 olmuş, uzun zamandır çalışıyor olsam da tam zamanlı addedilen bir işe girmiş ve düşündüklerimden uzak kalmaya başladığım günlere girmişken kalemi aldım elime. -çoğunluğu klavye ile yazılıyor, stop.- Yaşantımın paylaşımlarımdan çok ondan arta kalanlar burayı besliyor. Ve hemen her yaşamaya çalışan insan gibi uzaklaştığım şey bu denli beni mutlu eden bir eylemken motivasyon kaybım kaçınılamazdı. Ve işte yeniden, yine her gün yazabilme umuduyla, daha sert bir başlangıcın ilk günündeyim. -üçüncü ilk.-

Öğrenim hayatımı bitmeyecek rutin olarak görmeye uzun zamandır devam etsem de eğitim alma konusunda okul ile bağımın kritik bir süreçte koptuğunu kavrıyorum artık. Yazdıklarım, söylemlerim ve eylemlerim ile öğrenciliğe uygun olduğum dönemden sorgulayan bir yapıya dönüş erken başlamış aslında. Lise sona doğru hayatımın gideceği yer okulun çevresi olmuş sınıftan daha çok. Ya da bir sahaf, fotoğrafa izin veren sokak, Sevgi Yolu ve yanında Karaca Sineması. Yahut biraz para kazanmak -o gün karın doyuracak kadar.- ve biraz da annemin “Aman o şakalara gülme, din üzerinden şaka mı olurmuş?” dediği gösterilerde kendime sebep bulmak için çalıştığım sahne. Tüm bunlar çarkın biraz da olsa dışında hissettiriyordu bu zamana kadar. -kendini kayırıyor paşam.- Elitize bir düşünce olmasa da çarkın içindeki yerim bozucu yahut devamlılığa bakan taraftaydı benim adıma. Bu denli içinde olduğumu fark etmenin hazin mesai başlangıcı. -evime yakıun, büyük kolaylık.-

Kapıların açılıp kapandığı, biraz benim zorla girdiğim biraz da özellikle alınmadığım imkanların içinde; çelimsiz gibi görünen maddi kaygıların ne denli etkili olduğunu da anlamaya başladım. -daha net.- Yaşıtlarımın kaygılarına paralel olan düşüncelerim artık çözüm yolu bulmak noktasında hep kendine dönmeye başladı. -bireycilik iyi yere gitmiyor.- Bu kaygıların yanında son aylarda yaşadığım yoğunluklar sona ermişken, mental rahatlama yaşayamadan yeni yoğunlukların eklenmesi de bu süreci tetikledi. Ömrüm için attığım adımların, tanıştığım insanlar ve aldığım kararların dönütü tatmin edici olsa da anda yaşanılan kaygıların önünde duran ufak dubalar var artık. -tatlı mı tatlı, senpatik.- Emeğimden çok saatimin satın alındığı hissine artık daha da yakınım. Direkt içinden, mesai sonrası hem de. Ücret karşılığı yapmak önemli değil aslında; ne ile ve kiminle o saatleri paylaştığın sorgulaması. -kime anlatıyorum ben!-

Ve işte tam da burada, adımlarım yeni bir ihtimaller yumağını da taşıyorken çarkın durmaması gerektiğini de anlıyorum. Neden bilmiyorum ama çark bana hep negatif düşünceleri getiriyordu, halen de öyle. Ve böyle baktığımda çarkın geriye dönmüyor oluşu daha anlamlı hale geliyor. İyi olanı, mutlu hatıraları yeniden yaşama isteğimizden çok bize kattıkları ile geride bırakmamız -en azından.- daha olsaıyken negatif eylemler ve anıların içinde boğulmaya daha yatkınız. Hoş, mutlu anıları sadece düşünmenin ve onlarla yaşamanın pozitif toksiklik olabilme gerçeği de var. -evet, iyi bir olasılık.- Fakat çarkın ne denli döndüğüne baktıkça dişlileri ve kendi varlığımı daha da çok düşünmeye başladım. -yeterince dolu değil kafam.- Bugün gerçekleşen her eylemin birbiriyle bağlantılı olduğu fikri -yahut gerçeği.- ile yaşamak mı yahut eylemlerin birbirine etkisinin sınırlı olduğuna inanmak mı? Basit bir sorgulama içinde, derine daha derine. -evet, altı ay olmuş hakikaten.-

Onların (sıradan insanların) zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir.

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar – Arthur Schopenhauer

Alıntıladığım her ifadeyi konuşmaya değer bulduğum için değil sorgulamaya değer bulduğum için ekliyorum. -bilgi için teşekkürler.- Onlardan biri olmadığımı düşündürten bir şey var mı diye sorguladım kendimi ilk okuduğumda. Daha doğru sorgulama için biraz geç kalsam da belirleyici olanın sıradan olanı bulmak olduğu netleşti sonrasında. Çünkü beni de yazmaya devindirecek mekanizma arada bir çalışıyor gibi bir süredir. Ya da düşündüğüm ama bir türlü başlayamadığım fikirlerin de içinde kalıyorum. Hiçbir şeyle uğraşmıyorken uzak kalmıyorum elbette bunlardan fakat eğer varsa sıradanlık onun içinde olmadığımızı gösteren ne? Hangi eylemimiz bizi sıradanlıktan çıakrtıp çarkın daha önemli dişlisi kılıyor? Yahut bir çark ekliyor zihnimize? -hiçbiri.-

Aktarmak istediğinin sadece eylemsizlik olmadğını anladıkça daha da derinleşip kendime dönmeme sebep oluyor aslında. Yanlışları görmek, kendini tanımak, gördüğü yanlışlara karşı çıkmak ve kendini tanıdıkça eylemlerini düzenlemek noktasında geri kalanları da kapsıyor. Bu çark ne değerli ki hem yaşamın içinde hem de bireyin zihninde bu kadar önemli bir yer ediyor? Ve kendi zihinlerine mikro çarklarını oluşturamamış kim(se)ler -bizler.- toplumun yürüttüğü yahut tıkadığı çarkın birer dişlisi olabiliyor mu? Soruların cevaplarını bulmaya geldiğim bir yazı olması umarken -yaşam için de aynısı geçerli.- daha fazla sorgulamaya itmesi de -yaşam için de..- çarkın yeni çalıştığını gösteriyor sanırım. Her alan ortaya çıkan yaşam olumlaması kavramı sıradan insanlar ifadesi ve eğer kapsadıkları varsa onlar için de gelmeli ki sınırları daha net belli olsun. Hepimiz azınlık olanlar için azınlık olmadıklarını, farklı olmadıklarını dile getirirken hemen her alanda biraz daha toleranslı davranılmasını istiyoruz neredeyse. Bu da çarkın bir başka dişlisi.

Günün sonunda harekete geçmiş çarkın izleri her zaman olumlu olmasa da, en kötü karar bazen kararsızlıktan daha iyi olmasa da eylemde olma fikrine daha çok yakınlaştırdı çark ve içinde yer alan almayan her şey. Biliyorum ki bir şeyleri somutlaştırmak basite kaçmak ve basitleştikçe sorgulamalar daha da çok artacak. Sorgulama bitmeyecek ve iyi insan kavramı da en çok sorgulanan şeylerden biri olmaya devam edecek. Bireyi eyleme başlatmak ya da eylemine devam ettirmek için o kadar çok çaba, söylem ve olay var ki insanın tğm bunlra rağmen eylemsiz olması; daha az sorgulayan ve düşünen olarak kalması işin trajikomik tarafı. Bazen çok yoğun görünenler aslında hiçbir şey yapmayabiliyor ve yine bazen hayatın tadını en iyi kendilerinin çıkardığını düşünüyorlar. -mutluluk cehalet.-

Çark döndükçe değerler ve duygular azalıp artar. Bir pırıl pırıl parlar, bir karanlığa gömülür. Fakat gerçek aşk, çarkın merkezinde kımıldamadan kalır.

1q84 – Haruki Murakami

Gelelim bu somutlaştırmanın en çok sorgulatan noktasına. -aşk değil elbette.- Yine bir gerçeklik ile var olan, hayatın içinde her duygunun değişkenliğini vurgulayan bir somutlama. Fakat asıl ilgi çekici kılan ve biraz da negatife çeken yanı -ki negatif hep ilgi çeker.- çarkın bir merkezi olduğu gerçeği. Yaşam devam eden süreç olarak işlemekteyken, günler akıp insanlar halen savaşa, cinayete kurban giderken çarkın merkezi yaşam olabilir mi? Yahut bireyin kendisi için oluşturulmuş bu somutlamada merkez insanın kendisi midir? Dişilerin kontrolü onda mıdır? Kırılgan olan yapısı varken insanın dişlilerin çarkı parçalaması mümkün mü? Ve eğer mümkünse -ki evet.- çark yeni dişliler üretebilir mi yoksa dağıldıktan sonra ortaya çıkan yeni bir çark ve daha sağlam dişliler mi? Boş sorgulamalar olabilir fakat çark somutlamasına bu kadar çok karşılaşmışken anlamlara bakmaya ayrıca dikkat eder oldum. “Öylesine yazmıştık zamanında.” cevabını alacak olsam dahi işte burada bugün sorgulamaya izin veren sözler oldular. -ki kutsallar bile izin vermiyorken.-

Çarkın içinde büyülü anlar da var. Geriye doğru döndürmese de durmasını sağlayan, biraz daha anda kılan gelişmeler de. -lirizme mi kayıyor?- Bunların içinde elbette alıntılarda ve somutlamalarda geçen duygular da yer alıyor. Yine önemlilerinden birinin de kişinin kendini oluşturma süreci olduğunu düşünüyorum. Birey olmaya çalışırken çekilen her zorluk -eğer ki varsa.- çarkın daha rahat hareket etmesine olanak sağlıyor. Günün aydınlığı herkes için nasıl değşiyorsa çarkın hareketi de o denli değişiyor kendini buldukça. -yahut aradıkça biraz.-

Çark dönüyor; değirmen taşları gıcırdayarak hareket ediyor. Fakat ortada un yok, çünkü kimse taşların üzerine tahıl atmıyor.

Beyaz Zamnbaklar Ülkesinde – Grigory Petrov

Gün başlıyor. Bitiyor. Çarkın Dişlisi için zor uyanış, alışkın değil güneşe. Henüz adını aldığı tarihi öğrenmemiş. Gerek görmüyor kısa ömrüne eklemeye. Yarın için henüz doğmamış olma beklentisi içinde. Çelimsiz bir hikayenin baş rolü olma gayretinde. Yüzünü dönmeden başladı küfre. Yorgunluğu dünden lakin doğmamıştı güneş beyninden. Her an uyanık, yorgun yüzünü görmekten. -piyes.-

Sonuçlar için adımlara; adımlar için de fikre ve uyanmaya. İhtiyaç listesi kabarık ve ömür pek çelimsiz karşısında. Markete girmeden tükenecek isteklerimiz. Yahut dolar yeniden yükselişe. -politik-a-.

Yeniden. Umutla, heyecanla. Yeni işte bir buçuk hafta bitti. Fotoğraf makinesi arızası sonrası yenisini alma umudu. Yeniden metin, yeniden seslendirme. Biraz okuma, az izleme. Yoğun bir süreç. -sözde hep yoğun.-

Vetabii bir şiir karalaması da aşağıda okunmak üzere hazır-nazır. Metnin başlığı ve nacizane sevdiği Çarkın Dişlisi-Avarakasnak da burada dinlenmek üzere. Dinlenir, ses olur. Yarına görüşme ümidiyle. Çarkın ince dişlisi olunuz. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Ol.

dostum! yeniden

elma, memur aşı yahut kuru
yeni henüz anne eli ve gayreti
yalnız uyku. kırılgan derecede ince
fikirleri, bağlanmış zihnine teneke.
yolunda zararlı kimseler, gökte
yasaklı anılar içinde yırtık
defteri.

gezi, karmaşa yahut tencere
çoğulun gerçeğine, ulaşılan dibin
hissedildiği nirvana. dumanla açılan
kuruyan gözlerinde melal. kapısında sürekli
değişen resimleri gelecek liderlerin. ulaşmak
için gereken tarihe
asırlar.

hücum, çağ yahut ölüm
zihnen soluksuz ilerliyor. gözleri sıcak
sanki güzelmiş. meydanları dolu
görmeden adımları seyrek. gökyüzü
sanki güzelmiş. çağrılmak üzre yanında beyaz,
çağırmak ücre kırmızı. adın ne? diyemeden
çağında
kaos.

Sivil Şair

İnandığım başka bir şey de hayatın bütün anlarında şair olmanın gerekliliğidir. Şair olmak, insan olmaktır.

Furuğ Ferruhzad

Beşinci yazı, haftanın bitmişliği. Güncel olana bakışım halen değişmiyor. Güncelin içinde halen daha en eskimiş olan olmak istiyor benliğim. -kimin?- En eskimiş olan bile muhtemelen birkaç yıl öncesine ait artık ülkemizde. Benim adımım öğrenci adımı, pasif direniş. Çocukluktan çıkamamış öğrenci. Okulun verdiği özgürlüklerle yahut sınırlamalarla yaşamda tutunuyor aslında. Korkunun adım adım ilerlediği çevresinde de sürekli değişimler gözlenmiyor. Monoton yaşamın izleri. Tek bir eylem ile monoton olan. O tek eylemin de zaman zaman üstelenmediği. -stop, toparlama.- Bu kadar negatif başlamamın herhangi özel sebebi yok, buraya kadar yazıdan soğunmadıysa devamı daha ilgi çekici olacaktır. -umut.- Dün aldığım bildirimde aysar tüm zamanlarda 1000 okunmayı geçti bilgisi ile karşılaştım. Ne demek olduğunu idrak etmem gün içini buldu çünkü bin okunma ne kadar anlamlı ya da ne kadar çok -ki bolluk bildirmez sayılar.- kavramak gerçekten zor oluyor. Bir kitabın ortalama tamamlanma oranı ülkemizde yaklaşık yüzde kırklarda. Bu oran ülkenin yüzde ellisinden daha azının kitap aldığı gerçeğiyle de birleşince sayı oldukça azalıyor. Ve kitap yazmış olmasam da -ki zor, haddin ne?- bin okunma sayısına ulaşmak aysar fikrini biraz daha güzelleştirdi. -yeterince iyi.- Bununla beraber yeniden başlamanın beşinci gününde de burada olmak fazlasıyla umutlu.-

Çok söz söyleyebileceğim bir konu olup olmadığını bilmiyorum şairliğin. Ben o yolda ilerliyor muyum o da meçhul aslında. -zor.- Lisenin en büyük etkisi olan, şiirleri ve hayatları ile tanıdığım şairlerin kattıkları ile bugün biraz daha düşünen biri olmaya çalışıyorum ve bu yüklemelerin etkisi de şairlere olan hayranlık ve yalnızlıklarından kurtarma gayesi. -onların da öyle.- Şair olduğunu söylediğim herhangi bir insanlar karşılaştığımda sürekli olarak kendime soruyorum benim de olup olmadığımı. Alıntıya göre bu sorunun karşılığı insan olup olmadığım. Ve yine alıntıdaki düşünce benim şairlik kavramına daha yakın hissetmemi sağlıyor. Halen daha olup olmadığımı bilsem de şairlere karşı daha yakın hissediyorum. Büyüklerimizin öğretileri, görüp okuduklarımız ve belki biraz kıt anlayışımız ile şairler o kadar üst perdeye ulaştılar ki gözümüzde; hiçbir kötülük ve pasiflik ile yakışmamaya başladılar. İnsan olduklarını unutturdu süreç bize. Halbuki insan olduklarını hatırlatmak için şair oldular. Bireyin güncesinde ne varsa onu kullandılar. Ve sadece kendilerine ait olanları değil, herkes için olanları da kullandılar. Her biri aşkı tanımladı, ölümü tattırdı kalemleriyle. Her insanın özel yaşadığı gibi onlar da özel olanı yazdılar. -kir tutmaz yine de.-

Yaşadığım yıllara dönüp baktığımda lise ile beraber her hatıranın yanına bir şiir ekleniyor. Her hatıra için şiir yazılmamış ne mutlu ki ama anılar hatırlandıkça aynı dönem için bir şiir de yanında geliyor. Her seferinde söylüyorum bunu, sanırım artık söylememem de gerekiyor. -bir iç konuşma, stop.- Her biri iyi olmasa da uğraşımın bir zamanlar da şiir olduğunu anımsamak her seferinde gülümsetiyor. O dönemin etkisi ve öğretiler ile -mektep, var olsun.- şair olmanın yalnızca şiir yazmak olmadığını öğreniyor insan. Eylemde olma hali. Fiziksel olmasa da her zaman, ayakta olmasa da vücut daim diri kalma hali. Bilinçli bir insan olma çabası. İnanışına gerçekten bağlı, dili sürekli tutarlı. Hakikaten bir insan olma haliydi şair olmak. -ne mümkün!- Kurtardığı hemen hiçkimse yoktu. Kendisini dahi kutarmaktan uzaktı hatta. Bilinci kurtulacak bir halde olmadığının farkındaydı. Narsist söylem olsa da anmadan geçmemek gerek; şairliğin insanlığın bir üst versiyonu olduğu dahi söylenirdi/söyleniyor halen. Kötü olanı da yapabilir ama daha üstü. Elbette bu tüm şairlere yakıştırılmıyordu. Hatta şairler, kitleleri olan isimleri şair olarak görmüyordu. Her cenahta da vardı bu, var bugün de. Yani şair olmak o kadar insan olmaktı ki, dedikodu ve ayrımı da kendisine dahil etmişti. -konu nasıl buralara geldi.-

Şairlik sıfatını kendine yakıştırmak kolay olsa da bunu tüm okurlara aktarabilmek güçtü çünkü. Okur daha çok araştıran ve dillere hakimdi. Kim hangi dergide yazıyor, bu ay ne hakkında yazmış, kalemindeki değişim ne ölçüde? Tüm sorularla birlikte okurdu şiirleri. Yani şairin okuru da şairdi. Ben halen bu okumayı sürdürme gayretinde olsam da çevremde daha önceden ilgili pek çok arkadaşım artık sürekli okur olmaktan uzaklaştı. Dergi ve şair okumaları yapmak için zaman olmadığından dertleniyorlar. -bir kısmı okey masalarında.- Artık şair sıfatını yakıştırmak da okurlara onu aktarmak da kolaylaştı. Hatta okurlar, şairler uydurmaya başladı. Bu bir layık görme olarak değil sıfat kondurma çabası ile oluyor üstelik. Şairliği okur mu yakıştırır, edebiyat çevresi mi, editörler ve yayınevleri mi yoksa okur mu? sorusuna girmek çok zor. Yorucu ve haddime değil açıkçası. -aslında haddine.- Çünkü şiir okuyanlar, edebiyatçılar, editörler ve yayınevleri Nazım ve Necip Fazıl konusunda hemfikir. Fakat mesela küçük İskender, Osman Konuk, Oruç Aruoba, Şükrü Erbaş, Haydar Ergülen? Bu isimler ve daha fazlası hakkında kimi okurlar bir şey söylememeyi tercih etmiyor kimi yayınevleri ise varlıklarını görmek istemiyor. Holigan bir inanış olmaya başladı şiir. Anlatılanlar ile her döneminde vardı ama iyice arttığı da bir gerçek. -yalnızlaştıkça çoğaldı.-

Şair şiirin aleti olmalı.

Yaşamak-Cahit Zarifoğlu

Alıntı beni o kadar etkileyen bir ifade ki biraz size düşünmek için zaman verip öyle yazmaya başlayacağım hakkında. -zaman vermek?- Holiganlık konusunda durum o kadar farklı bir noktada ki, isimlerinden dolayı okunmayan şairler ile birlikte bir de inanış ile ilgili değerlendirmeler giriyor işin içine. Beni bireyselde alakadar etmeyen ilk konu insanların dini-ruhani-fiziksel inanışı olsa da yazarlık/şairlik konusunda bu durum çok değişkenlik gösteriyor hemen her tarafta. -evet, edebiyat da taraflar çatışması.- Karikatür dergileri gibi olmaya başladı artık. Küçümseme yahut aşağılama ile söylemiyorum bunu asla, dil hemen hemen aynı hale geldi. Halbuki yabancı yazarların eserlerini okuyup ilham alırken o kişinin inançlarını önemsemiyorken bizim toprağımızda olanın inanışına bu kadar takılıyor olmak hakikaten üzücü bir gerçeklik oluyor.-yorulduk, stop.- Sırada alıntı var ve konunun yoğunluğu beni de iyi yazıp yazamayacağım endişesine yeniden götürüyor. -daima olduğu üzre.- Şair okumaları yapmanın en güzel yanı; hiç karşılaşamayacağın şairi cümlesinden ve hatta kelimesinden tanıyan bir dostu olmaya başlaman. Aynı masada oturmadan inancına ve fikirlerine hakim olmak gibi. Ayağa kalkınca boyunu bilmek, yan yana kimin daha iri göründüğünü bakmadan ezberlemek, fikirleri hakkında başkaları ile rahatça konuşmak gibi. O kadar berraklaşıyor ki her şey, her ifadesi ona olan samimiyeti arttırmaya başlıyor zamanla. Ve bu arayış ile yazma çabasında oluyorum ben de. Birkaç dostum ,gerçekten tanışacağım tanışmayacağım, yazdıklarımı ismime bakmadan tanırsa çok mutlu olacağımı hissediyorum. -biliyorum.-

Fanzin çıkartırken bu alıntı ve öğretilerin de anlamı ile bir karar vermiştik. Eser sahiplerinin ismi başlıktan çok daha ufak ve sayfada çok da belli olmayacak şekilde yazılacaktı. Uyguladık da bunu sürekli. Eserin bir kimliği var ise eser sahibini görmek isteyen okur yönlenecekti o isme. Bulmak için biraz daha bakması gerekecekti. Bugün halen daha yazında üretirken önemsediğim en değerli şeylerden biri oldu bu. -ne kadar iyiyse.- Tekrara düşmekten sakınarak, ürettiklerin ile var olma hissine odaklanmak. Zarifoğlu alıntının öncesi ve devamında o kadar değerli şeyler söylüyor ki kabaca -ki en fazla olacağı bu.- aktarmak istiyorum. Şiirin akış halinde olduğu ve şairin de bu akışkanı dünyaya getiren kişi olduğunu aktarıyor. Tortularından, zorlama olanların da varlığından hatta şiirde ihtirasın varlığından. Şaire de bu ihtiraslardan uzak kalması gerektiğini aktarıyor. Şair şiirin aleti olmalı. Pek kıymetli bir hal ile yansıtıyor düşüncesini Zarifoğlu. Okumak ile anlamak arasındaki farkı ilk hissettiğim isimdi. Eminim anlamadığım onlarca yazar vardır ve olacaktır fakat bunu yüzüme en net çarpandı. Şiirleri ile de değil yalnızca; düşünceleri, denemeleri ve eylemleriyle de. Bir ilgi çekici yanı da -çoktur.- sağ-sol ayrımı olmadan en farklı şairlerden olduğunun kabul edilmesi. Gerçek bir sivil şairdir. -o nedir?- Ben gerçekten şiirin aleti olabiliyor muyum bilmiyorum fakat bu düşüncenin bıraktığı izin ömürlük olması ümidiyle.

Bu anı daha önce yazıldı buralara fakat yeniden hatırlatmak istiyorum: 2015 yılında Ömer Abi “Neden şiir yazyorsun Mehmet?” diye sormuştu ve ben de o anlar çıkarımlarımı yansıtan “İçimdekileri dökmek için abi.” gibi muazzam bir yanıt vermiştim. -hakikaten, yaşanmıştı.- O da elini omzuma koyup “Geçer geçer, merak etme.” demişti. Bugün, yukarıdaki alıntıyı muhtemelen bu anıdan çok daha önce okumuş olsam da, bu sorunun önemini, cevabın amatörlüğünü ve gelen yanıtın değerini çok daha iyi anlıyorum. Alıntı da insanların üzerindenakıp gidenin şiir olduğunu söylüyor Ömer Abi de. İnsan kendini yazıyor olsaydı etki alanı çok daha sınırlı olacaktı. İnsan insanı yazdığı için şair oluyor. O günlerde içindekileri net ifade etmekte zorlanan ben için bir kaçıştı şiir. Son birkaç yıldırsa normalde konuştuğum, söyleyebildiğim şeylerin hayattaki yansıması haline gelmesine bir uğraş. İnandıklarım ve sorgulamalarımın nereden geldiğine bir arayış. Cevap ve iç dökmekten çok soru, sorgulama ve arayış. İntihar mektubu değil şiir, cevap beklenen. Kurulanın yahut yaratılanın içinde akandan alabilme çabası. Durdurmak, yetişmek değil gayret. Yer alabilmek. -yahut bunu okuyan büyüklerim için biraz gülümseme sebebi yazdıklarım.-

Tanrı herkesi kör, topal, kambur yapmadığı gibi, şair ve yazar da yapmıyordu.

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı-Ferit Edgü

En çok karşılaştığım ve üzerine çokça da konuştuğum bir başka alıntı ile devam. İlk okuduğumda yine şair ve yazarlığın ne kadar özel olduğunu ifade eden bir yazı gibi bakmıştım. Kendime motivasyon bulmaya çalıştığım zamanlardı. -al ulan. korkunç, stop.- Fakat okumalar sürüp biraz daha bilinçlenmeye -yahut kuraklaşmaya.- başladıkça aslında bir kusur hali olduğunu kavramaya başladım. Buradaki tek kusur insan olmak bu arada; kör ve topal benzetmesi de bu yüzden. Herkes gibi varlıklar olduğunun ifadesi şairlerin de. Kör, topal olmak fiziksel birer eksiklik yahut farklılık hali ve şairlik de böyleydi yalnızca. İnsandan farklı olmadığını en açık şekilde anlatıyor. Korkulan şey zaten insanın üst modeli yahut daha iyi hali olma düşüncesi. Yazının altında ezilirken bir de bu yükün altında ezilmenin zorluğu. Kendime şair demekten hep geri durdum; yazdıklarım aysarda şiir karalaması, diğer dergilerde şiir. Bunun üreteni olarak şair uygundur en fazla. Ve sanırım bu düşüncenin sebebi de başlarda bahsettiği şairlere bahşettiğimiz yücelik halleri. Orada kendini görmenin kibir ve narsist bir bakış olacağı. -ki olur.- Ancak yine ben eğer şairsem bunu ancak ve ancak sivil şair olarak kullanabilirim. -zarifoğlu ile aynı kefede olmayan. stop.- Bu tarz kalıpların savunucusu değil sevmeyeni oluyorum genelde; sıfat+meslek. Fakat burada aktarmak istediğim şey yine öğretilerin kalanları. Sivil daha az ortalıktadır, bilinmez ve görülmez. Şekilden şekile girer. Sivil şair, kirli biraz yüzü. -şiir karalaması değildir.-

Burada bir diğer nokta da ne için şiir yazdığın sorusu. Sanat sanat içindir düşüncesi ile uzunca süren sohbetlerin ulaştığı yer; soyut bir kavrama ithaf edilen herhangi bir eserin ne olursa olsun gün yüzüne çıkmaması gerektiği oluyor. Yani sanatı sanat için yapan herhangi biri varsa ona sanatçı diyebilecek hiçkimse yoktur. Bunu görmesi mümkün değildir. Bu yüzden toplum ve ego devreye giriyor. -her yerdeler.- Onlar için var olan sanat kadarını biliyoruz güncelde. Bir şekilde gün yüzüne çıkmış her eser de sanat için üretilmiş olsa da, toplum onu içine çekmiştir. Bu yüzden en büyük ütopya yahut distopyalardan biri de; sanat için üretilenlerin görülebileceği bir evrende olabilmek. -sanki bitmiş gibi burada eserler.- Bu düşünceler ile beraber ne için şiir yazıyorum diyince aklıma gelen herhangi somut bir şey oluşmuyor. Bu da egonun göstergesi haline geliyor. Eğer yazdıktan sonra “Tamam yazdım, ben okusam yeter.” diyebiliyor olsaydım da ego ortamda olacaktı. Yazdım dedirtmişti çünkü. Tekrar okutacaktı bana yazdığımı. Toplumdan eleştiri almak, en ağır şekilde eleştirilmiş olsa bile, eser üretenin egosunu okşar. Onun eserine başkaları tarafından ayrılan bir zaman düşüncesi okşar egoyu. Halen daha ne için yazdığım konusunda kapı aralamadım ama en net cevap yine ego oluyor sanırım. Toplum için yapılan da bunun göstergesi oluyor. Egoist bir hava ile söylenmiyor bunlar, aynaya bakışma ile söyleniyor. -pek kirli.-

Sanatın üretiminde özgünlük kavramı da bir diğer nokta ve şiirde özgünlük çok ciddi incelenmesi gereken incelikte bir iş. Okudukların ile yetmiyor yazdıkların; okurların okudukları da devreye giriyor. Resimdeki gibi replika etmek yahut bakıp aynısını kendi kaleminle üretmek de şiire pek uygun değil. Fotoğrafta olduğu gibi herkesin görebildiği manzarayı aynı yerden farklı filmlerle fotoğraflamak da uygun değil. Fırça kullanışı ve bakış açısı, mizanpajın bireyci oluşuna yakın aslında. Okuduğumuz, gördüğümüz, duyduğumuz her şeyden etkilenen bilincimiz kalemimizi de etkiliyor ve çıkan şeyler aslında okuduklarımızın farklı yazılmış halleri olabiliyor. Resimde de manzaraların kolajı gibi değerlendirilebilir. Bunu bilinçli olarak yapmıyoruz, ressam da yapmıyor. Fırça ve kaleme söylüyoruz hatırlamadan. Şiirde özgünlük çabasının bende bıraktığı etkiyi ve kalemime uygulama çabamı geriye dönük okumalarla fark ediyorum. Çünkü her yazdığımda snaki sürekli bu dile sahipmişim etkisi uyanıyor. Fakat içimdekileri döktüğüm zaman yazdıklarım ile beraber okuyunca çok farklı bir dünyaya geçiş yapıyorum. O zaman da okurken geliştirilebilir olduğu için devam ediyordum elbette fakat o geliştirilebilir şeyin gelişimini görmek iyi ki dedirtiyor bazen. -çok iyi değil her şey.- Bugün olan dili de geliştirilebilir buluyorum ve o yüzden yazıyorum. Bilmiyorum ki bir gün dilim oturdu diyebilecek miyim ya da herhangi bir şair yazarken bunu düşünüyor ve söylüyor mudur? -öğrenilecekler artıyor.-

Hiç kimse şair, ressam veye müzisyen olarak doğmaz. Tıpkı muhasebeci olarak doğmadığı gibi.

Waldo Sen Neden Burada Değilsin?-İsmet Özel

Doğumda da ölümde de şiir var. Çok yazıldığı için değil, yazılanlardan dolayı ikisinde de var. Eşlik ediyor ömrümüze. Kapanmadan göz, toprak dökülmeden okuyor ve yazıyor insan. “Büyük şairlerin öncesi olmaz” dediği gibi Özel’in evveli olmadan yazar. Anın içinde ve öğrenerek. Kapılar kapanır, dualar okunur, renkler siyahlaşır fakat şiir daim kalır. Benliğimde yok, oluşturma şabası sivil şairlik. İnsan olduğunu unutmadan. -yahut hatırlayarak bazen.- Güzel-çirkin her gün değişir. Yazma eylemi ile var olur yalnızca. Güzel yahut çirkin, kapılar adımlamak için.

Gündüz şiir akşam şiir değil. Okuma ve yazma çabası. Anlamak bir de. .mümkünse. Hanemde yazılı olanların yanına kendi yazdıklarımı ekleme özgürlüğü. Sağımdan yahut solumdan, kendi defterim ile de olma sarhoşluğu. -yahut uzaklığı.- Her an sorguda, her an tetikte. Her an insan, her an bileklerinde kan. -iyi ki şiir yazısı.-

Uzun gün. -dördüncü kez.- İş ve hangi işi seçeceğinin karmaşasını yaşatan uğraşlar. Seçince olacağından emin olmama hali. Kaygı yaşanmadı, daha kötüsü streslenildi nedense. -acaba?- Daha geç başlandı yazıya ve saat 4 olduğunda paylaşılabilir olacak gibi duruyor. Kusur değil, sürdürülebilir olmasa da. Vakit yönetimi için bitmeli sınav haftası. -yahut bel bağlanmamalı zamana.-

Vetabii bir şiir karalaması da aşağılarda okunmak üzere hazır-nazır. Birtakım dergi hesaplarının radarına girmiş olmak mutlu ediyor. Sanıyorum benim gibi genç dostlar ve rastlaşmak güzel. Selamlar ile. -muhabbet umudu aynı zamanda.- Dün de aynı isimdi fakat bugünkü gündem ile tekrar dinleme isteği uyandıran İstikbal Mahkemeleri ile ses olayım bugün de. Değerlidir. Ulus Baker halen dostluğunu sürdüyor. -var olsun.- Hafta bitti, gün yeni doğuyor. Varlığınıza. -varlığına yahut.-

sivil eylemci

tehdit, iktidar şartı
cepleri toprak, henüz ölümü avuçlar
üstünde. kazandığı ilk, son bugün yaşam
hakkı. ulaşan dilekçe ayaküstü
arzuhalci. yakın son nefesi
korkuda halen

heykel, put yahut umut
çocukkendi, defterler daha kalabalık
tanıdık isimlerle. göğün ve yerin
yaratılışı yahut yaramışı hakkında. iddia
değil gerçeklik herkes. kapıdan çıkmadan
yüzünce inanan oku. kolunda izi yalnız
haramdır çoğu

avlu, musalla üzre
değişmeden marifeti, duaların yetişmesi
aklında. fakat kokusu burnunda üstelik çok
açık yazılanlar hakkında. elleri çoğu secde
çoğu yerde. korkunca açılan yahut
çalıntı yumruk
memleketinde

Gelecek Meselesi

Zavallı gelecek! İnsanlar ona öyle çok umut besliyorlar ki, gerçekleştiğinde bütün çekiciliğini yitiriyor!

Arkadaş-Maksim Gorki

Haftanın son gecesi, günün ilk saatleri ve 4. kez burada olmanın hürriyeti ile. Onlarca seçeneğin içinden hem de. -okumak gibi.- Yaşamımın her saati için kurgulanan eylemler bir yerlerde gerçeğe dönüşüyor şu an. Dünyanın herhangi bir yerinde ben olmadığı için o anı yaşayabilen insanlar var. Hoş, kaçı şu an yazı yazmak için masa başında bilmesem de birkaçının dahi olsa aynı eylemde olduğu düşüncesi iyi hissettiriyor. Benden bir tane olsa da, paralel bir evren kurgusu daha distopik olduğu için gerçek dünyada yaşayan insanların eylemlerini görmek benim farklı versiyonlarımın eylemlerini gözlemlemek gibi hissettiriyor. -daha mesutlar ben olmadıkları için.- Yazın ile uğraşıyor olmak ,tekrar ve tekrar, yaşamın bana sunduğu ve onunla paylaşabildiğim en değerli anlarda olmamı sağlıyor. Yalnızca yazınca değil tekrar dönüp okuyunca da. Kötü yazdığım yerlerin olması mutlu ediyor. -acizlik, stop.- Ve dönüp dolaşıp geldiğim düşünce de; “Gelecek kaygım olsa idi bu yazdıklarımı kaleme alamazdım.” oluyor. Harika siyasi hicivler yapabildiğim yok, dokundurma en fazla. Fakat kötü yazacağım kaygısı yerine eylemde olduğumu hissettiriyor. -biraz olumlama ihtiyacı.-

Zamanın değil eylemin gelecekle bağlantısı olduğunu hemen her yazıda dile getirmeye çalışıyorum aslında. Yazılarda yeterince yazmıyormuşum gibi çoğu sohbet ortamında da -paşam hazret sanki.- bunu ifade ediyorum. Eyleme geçirme çabamın da iyice arttığı bir dönemdeyim. Gelecek ile ilgili bilinmezler silsilesinin içinde hareket ediyorum son bir yıldır da. Hayatımın en yoğun ve değerli zamanlarını geçirdiğim bu senenin en büyük katkısı da bilinmezin gücü oldu yeniden. -bu işi sevmeye başladı.- Eylemde ve çabada olmanın, doğru diyalog kurma çabasının kattıkları ile gelişmeye başladı her şey. Adım adım da değil bazen; kilometrelerce yol katettiğim de oldu. -manevi olarak değil elbette, zor.- Tüm bunlar hayal kurma anlarımın daha basite indirgenmesi ile mümkün oldu. Ve halen daha zorlansam da öğrendiğim en değerli şeylerden biri de hayallerin eylemler ile uyumsuz olabileceği. Çünkü hayal ve amaç arasındaki fark ile bir gerçeklik kurmaya başladım artık. Biliyorum ki hayallerimin hepsini gerçekleştirmek için ya 200 yıl ömür ya da 4 adet bana ihtiyaç var. Ki hepsi de aynı şeyleri yaşamış, hissetmiş ve düşünmüş olmalı. -zor, stop.- Gün sonunda gelecek yalnızca cümlelerde yarın bildirisi oluyor artık. Umudun bir tasavvuru değil.

Alıntının daha önceden kabullenemediğim tarafıysa geleceğin çekiciliğini yitirmesini yakıştıramamamdı kendi hayatıma. Çünkü gelecek için yaşayan birey olarak devam eden hayatımda ben, birey olmaktan uzaktım aslında. -karmaşık, doğru.- Günün ve anın karmaşası ile birlikte kendimi bilip bilmediğimden emin olmadığım anlar beni yalnızca hayal kurmaya itiyordu aslında. Güncelde her şey çözüme kavuşmuş ve eksikleri çokça azalmış bir birey olmasam da; gelecek için yaşamaktan öte kendim için adımlar atmaya başladım. Bireyin kurabildiği dünyada bir geleceğin tartışılabileceğini fark ettim/ediyorum. Çekici olmasaydı o dönem, sanırım buhran yaşayan bir genç olarak tüm eylemlerimden uzaklaşırdım. Kendimi de bir bilinmezin ,bu kez iyi olmayan, içine sürüklerdim. Geleceğin güzel yanı bilinmezliği ve bilinçli birey için de bilinmez gelecek fazlasıyla besleyici bir gerçeklik hali. -iyice soyutla beslenmeye başladık, sağ olsun baş.- Bu son dört yazıda biraz daha bireysel halimi ve yaşanmışlıkları anlatmaya başlamışım ve devam ediyorum onu da fark ettim. Sanırım bir rahatlama da burada yaşanmış. Kim okurdan çok okur için yazıyor olmak; daha doğrusu ileride okur olacak ben için yazıyor olmak biraz daha kalemi getirdi. -yahut olumlama çabası yeniden.-

Takvim yaprakları ile ilgili sanırım bir yerden okuduğum yahut bir zamanlar kendimle konuşurken duyduğum bir düşünce var, onu da aktarmak istiyorum. -neden olsun?- İlerideki herhangi bir takvim yaprağına yakıştırdığımız her şey için o takvim yaprağının da bir söz hakkı olduğunu düşünüyorum. Milyonlarca insanın kendisini iyi bir konumda görmek istediği bir günün de bizden beklentileri olmalı, umarım da vardır. İnsanın kendisi için eyleme geçmesini en çok zorlayan şey başka insanların beklentisi oluyor, gördüğüm kadarıyla. Beni o zamanlar beklentide olan bir kavram olduğu için çok çekmişti bu düşünce. Ki halen daha fazlasıyla makul geliyor. Bizim unuttuğumuz bir takvim yaprağının bizi görmek istediği şekilde göremediği için hayal kırıklığına uğraması diri tutuyor beni. Arayışlarım mı arttı, fazla mı yalnzılaştım bilmiyorum ama hangisi olursa olsun benim için akan zamanın tedirginlik duyması yahut hayal kırıklığı/gurur yaşaması iyi hissettiriyor sanırım. -yalnız bir arayış, stop.- Kurgu gelecek planları ile gerçek yaşamın birleşmesi gibi görüyorum bunu. Gelecek var mı yok mu o dahi net değilken anda kaygı duymak her an ölüm için yas tutmaktan farksız. -daha önce de aynı cümleyi kurmuş olabilir, stop.-

Gelecek önceden yazılıdır, ama biz bütün bunların yazılı olduğu sayfayı okumayı bilmiyoruz.

Kabil-Jose Saramago

İşte asıl konuşmak istediğim konulardan birisi. Herhangi bir din ya da inanış özelinde gitmeden yorumlama gayretinde olacağım. -yeniden orta yol, daha iyi bir parti.- Aslında bu alıntıdaki düşünce için bir dine inanmaya da gerek yok. İnsanların bir kısmı inançlı olmasa da geleceğin yazılı olduğuna ve kadere oldukça inançlı durumda. Pozitif yahut negatif bir düşünce olup olmadığı da değil konu; bu düşüncenin bizde uyandırdıkları. Sanırım bu düşünceyi sürekli kafamda kurmuş olsaydım ya da olsam eylemlerim ben olmaktan çıkar-dı. Her eylemim için öncelediğim şeylerin olması ve tercih etmediklerimi yaşayamayacak olmam, benim birey olduğumu tekrar tekrar hatırlatıyor. Ve özgür olduğumu da. İhtimaller yine de vardır elbette ama bu dünyanın şu an için bilinen tek hayat alanı olduğu düşüncesiyle, benim ve kimsenin yönetilmediği -siyasiler hariç.- bir alan olarak kurunca kendimi özgür olarak hissetmek motive ediyor beni. Kaderin varlığını sorgulamadan düşünüyorum ve hissediyorum bunu da. Çünkü İslamiyet özelinde kişi iradesi de biraz bu kapıyı aralayan cinsten aslında. Yazılı olana direkt müdahale. Bir nevi pozitfi khk. -ki pek mümkün değildir pozitifi.-

Gelecek yazımızın varlığı da aslında kutsal kitaplar gibi. Varlıklarından haberdarız, kiminin insanlar tarafından değiştirilmiş olabileceği de mümkün ama bir yandan da değiştirilmemiş hali de mümkün. Yahut kiminin hiçbi önemi yokmuş gibi davranabiliyoruz da. Tam bir kader çıkmazı. Ve aynı şekilde de okuyunca dahi anlayamayacağımız yerleri olacaktır eminim. Kişi kendi kaderine hakim olsa değiştirmek için uğraşacağı çok garip bir gerçeklik. Sanırım olduğu gibi kabul edecek herhangi biri tanımadım hayatımda. Ben bile şu ana kadar yaşadığım -ki yalnız yirmiiki.- yıllar boyunca başıma gelecekleri okumuş olsaydım mutlak bir itirazım olurdu. Tanrı bize bu güzelliği de yapmış gibi hissediyorum. Bir isyandan kurtarmış bizi. -yahut bunu görmek istemiş. her an.- Gelecekte ne olacağını bilmek insanda eylemsizlik mi uyadırır yoksa daha çok azim mi sağlar da önemli bir soru. Ve her seferinde aklıma; neler yaşanacağı ve benim neler yapacağım saniye saniye gösterilse bile ezberimin bozulacağını düşünüyorum. Yaşamda trak yaşamak garip bir his olurdu sanırım. -denemek gerek.-

Kişi kurduğu her kurgunun eğer varlığına inanıyorsa Tanrı’nın kurgusundan daha başarılı olduğuna inanıyor. Matrix evreninin çok daha yaşanılabilir olduğu fikri, Marvel evreninde neden olmadığımız sorusu, bazı sanat filmlerinde gelen “Keşke şu an o dünyanın bir ürünü olsam, konuşan bir daktilo mesela.” düşüncesi gibi hemen her kurguda insan kendi fikrini yahut Tanrı’nın fikri dışındaki fikirleri olumluyor. İnançlı olması herhangi bir şey değiştirmiyor bir yandan da. Çünkü inançsız olanın isyanı doğayayken inançlı olanın her düşündüğü şirk ve isyanı inandığına oluyor. -zor bir ikilem.- Kurmacanın içinde yaşadığımız hissinin bir çekici yanı da sonunun ölümden farklı olması. Var olan hiçbir inanışa benzemiyor. Ölünce ne olacağı hemen hepsinde çok açık. -beyaz yahut alev.- Açık olmayanlar da e bitti işte, bekleme yapmamalı gibi bir dil ile sonlanıyor. Kurmaca dünyaların sunduğu ölümsüzlük, sonsuz bir evren ve sonsuz güç, çalışılmayan bir ebedilik ve daha nicesi insanın “Acaba mı?” sorusunu daha çok sormasına yol açıyor. Gelecek için kaygıların yoğunluğu ne kadarsa o kadar inançsız ve bir o kadar da aşırı inançlı kitleler ortaya çıkıyor. Bu da işin bulmacası sanırım. İnsanların var olduğu gerçeği. -ki iyi ki.-

Dehanın sırrı çocuk ruhunu ileri yaşlara taşıyabilmek yani heyecanını hiç kaybetmemektir.

Aldous Huxley

Bu dehanın bir sırrı mı bunu yaşamadan görmem mümkün değil elbette. Deha olup olmadığım da meçhul -genelde bu yaşa kadar belli olur.- Fakat adım atabilecek cesarette olmanın en önemli sırrı gerçekten o ruhu hiç kaybetmemek oluyor. İlerisi için en çok hayal kurduğumuz ama bir o kadar da anı yaşayabildiğimiz bir zaman dilimi çocukluk. Her gün mesleğimiz, çocuklarımızın adı, yaşayacağımız ev ve arabamızı değiştirebilecek kadar cesaretliydik. -ve paramız yoktu.- Şu an bunlardan herhangi birine dokumak demek yaşadığımız ömrü çöpe atmak olarak görülüyor. Elbette ev-araba için söylemiyorum bunu fakat bazen onlardan bile vazgeçmekte çokça zorlanıyoruz. Cesaretsizlik ve bilinçaltını dolduran her şeyin gün yüzüne çıkması sebep oluyor buna. Çocukça eylem ve düşüncelerden sakınmaya başlıyoruz. Benim bile son zamanlarda kurduğum cümleler benden sonra gelen nesille iletişim kurmamın zorlukları hakkında. -evet zor.- Çocuk olamadığım anlar olacak tabii ama eylem ve düşüncelerimin bilinçlenmesi yahut alışılagelmiş büyümek gerçekleştiğinden artık o anlar azalmaya başlıyor. Yaşamını baştan aşağı değiştiren insanların mutluluklarına gülen gözlerle bakıp yine mental olarak yorulduğumuz ve sürekli sıkıldığımız rutinlerimize geri dönüyoruz. Anın gelecek olduğu düşüncesinden sürekli uzaklaşıyoruz. -ezcümle.-

Gelecek kaygısında çocuk düşüncelerinde olmamamıza sebep olacak olaylar da var elbette, her an pozitif ve ayakta olamıyoruz. Sürekli gündeme maruz kalıyor olmak. Daha doğrusu; gündemi sürekli siyasilerin belirliyor olması. Bu kadar kopuk olup bu kadar hakim olmaya zorlandığımız başka bir şey olmamıştı şu zamana kadar sanırım. “Ben varım, bakın ben de. Ben de yeni parti kurdumi hadi bir destek.” Sürekli onlarla olmamız isteniyor adeta. Günün sonunda maruz kalıyorsak hele bunlara diğer günümüzün başlangıcı için de negatif hava sunuluyor. Özgür seçim hakkına sahip bireyler olarak bile bazen maruz kalmak istiyoruz çünkü geleceğimiz söz konusu hale geliyor git gide. Sistemin ayakta durması için var olan yapı, orada emekçi olması gereken kişiler ayakta olanı yıkıp emekçilerle oyun oynamaya başladılar çünkü. Her siyasi yapılanma daha fazla koltuk, daha fazla koltuk da sözde bilmiş siyasileri doğuruyor. Yarın Devlet İnsanı başlıklı bir yazı yazma düşüncesindeydim, daha net değinmeye çalışacağım ama devletin insanı olan herkese karşı güvensiz toplum oluşturuldu. Geleceğimiz için, ilerideki çocuklar için endişe edenlerin sadece bizler olduğunu fark ettikçe daha fazla maruz kalıyoruz ve her anımızda bu kaygıyı sürdürüyoruz. -kaygılar yeterince azmış gibi.-

İşte bu noktada da takvim yapraklarından beklentilerimize geri dönmek istiyorum. Her konuda olduğu gibi beklentilerin yorucu ve üzücü tarafı ile karşılaşmamız fazlasıyla mümkün. Siyasi olsun olmasın ülke gündemi ile ilgili her konuda konuşan her güruhtan ama aslında hepsi tek dile sahip konuşmalar ile umut yahut umutsuzluk yayınları yapılıyor. Bireyin zamanı kadar değerli olan bir şeyin olmadığını herkes öğrenmiş durumda artık. Bireyin geleceğini şu anki zamanını çalarak yok edebilirsiniz. Tüm siyasiler ve yayın organları da bunun için uğraşıyor gibi. -karşında tüm, stop.- Geleceğin günceli olmamız gerekiyor aslında. Güncel bir yaşam içinde hareket edip kaygılanmadan ilerlememiz gerekiyor. Korku zorbalık ile mümkün. Zorba olarak kabul edersek herhangi bir insanı da yenilmiş oluruz aslında. Mağlubiyet geliştirir, düşmana mağlup olmak motivasyon kırar. Zorbalık kabul edilir hale gelmeden, bilinçle hareket etmek en doğrusu sanırım. Güvenilirliği sarsılmış bir demokrasimiz olsa da atılacak bir oyun ounlar döndürmeden ülke yönetimi için atıldığından emin olmak yeterli. Sonrası kalır. -yahut biter.-

Ama beklediğim gelecek çoktan tükenmişti.

Doğu’nun Limanları-Amin Maalouf

Bu yüzden beklememeli. Yakıştığımız yerlerde olmak güzel ama yakışacağımızı bilmediğimi yerler için de adımlamalı. Gelecek bir mesele dahi değil. -başlık boşa çıkar.- Güzel günler gibi, bizim yürümemiz gereken an yahut anlar bütünü. Yalnız yaşamın bir bölümü. Onun için çabalamak değil kendim için çabalamak bir nimet. Onun bir parçası değiliz, bizim bir parçamız gelecek. Korkulan ve kaygı duyulan o olursa kendimizden duyduğumuz korkudan ve eylemlerimizin verdiği kaygıdandır. -fazla bireyci, nerede kaldı kader.-

Pozitiflik yaymıyorum. Var bir yaşam, iyi mi kötü mü burada olmamız net değil. Ne için buradayız? sorusu bile yanıtsız başlangıçtan beri. -ki hangi başlangıç.- Benim aktaracağım pozitifliğe de ihtiyacı yok kimsenin. Benim var yalnızca. Yaşam her anıyla ölüm için var. Gelecek de ondan ibaret. Düşünmek ve kaygılanmak yerine eylem, meydanda yahut yalnız.

Uzun gün. -üçüncü kez.- Hastane, sınav/lar, ufak hatıralar ve uykusuzluğun garip uyuşukluğu. Yarın iş. Biraz uyunabilecek vakitler. Sonra yazın yeniden. Umut varsa biraz fotoğraf. Seslendirme henüz yolcu değil. Değerli anların bolca yaşandığı bir yıl başlangıcı. Burada, aysarda da öyle. -?-

Vetabii bir şiir karalaması da aşağılarda okunmak üzere hazır-nazır. Sosyal medya paylaşımları da hazırlıyorum her gün için ve bunu dahi özlediğimi fark ettim. aysar güzel memleket. -?- Ulus Baker bırakmıyor sağ olsun, sohbetimiz pek derin. Katılın isterim, kabul eder herkesi. Beni bile. Gün yine erken başlayacak ve bu kez de Uyan ile ses olayım. Deniz Tekin, kıymetli. Gelecek bir gün değil her gün var oluyor. Kumarbaz olmak için doğru bir an.

üç bilge

sebat, baş önü buyruk
karanlık başlangıcı çağın, üstünde
izi yok yarin yurdunda. inanır
çocukluğuna, vardır, yaşanmıştır. sonu ile
arasında iki dudak arası. sözü çok sonra
duyulur olmuştur

vitrin, kayırma vatan
sonunda ışık; hicreti henüz ulaşmamış
doğu illerine. handa yalnız soytarı. eşik ardı
açık alnı. masada kirli meseleler ile çıplaklığı. sırtı
nasır yükünden ruhuna. kuru
gürültü; soytarılmaz ayrılmaz
vurulmadıkça

yüzük, nakit ve avans
çoğulun yönü demokrasi lakin sırat
ters köşe daim. boyalı elleri, liri
gizlemekte. yolda düzen çabası, kırılmaz
çocukluğu; halen inanışı. duayla
gelen dopum yahut
zıttı

Kumarbaz

Bilinç seviyesi ne kadar düşerse fanatiklik de o ölçüde artar.

Fedailerin Kalesi Alamut-Vlademir Bartol

Üç. -sevilen.- Üçler, yediler ve kırklar hep mutlu etmiştir beni. Yine onlardan birindeyim. Evet, toplamda 58. kez buradayım ama yeniden başlangıcın üçündeyim. Birikmiş yığınla yazılacak konunun boğuşması var aslında biraz da. Notlarımın arasında olan her konunun güncele dokunması biraz uzaklaştırıyor onları yazmaktan. Ve sanırım alıştım da çok hazırlık yerine anda yazılar yazmaya. Genelde başlık ve başlangıç cümleleri kafamda oturunca daha fazla düşünmemeye başlıyorum yazıyı. Gün ilerledikçe doluyor, başına geçince de bir şekilde dökülüyor. İyi-kötüden çok yazılmış oluyor aslında. Bugün de garip -ki artık hiçbir şey garip gelmiyor.- bir tanışma ile beni tekrar bilinç kavramı hakkında yazmaya iten bir gün oldu. Söylediklerim burada halen demleniyor ama bugün biraz daha farklı yollardan bakayım istedim. -güncel bilinci de deşiyor.- Her an daha yoğun ve kavraması zor şekilde ilerliyor çünkü. Eylemlerimin hangileri bilinçaltımın bir ürünü halen kavramaya çalışıyorum. Zorluklar var, daim olacak da. -olmalı da.- Bu zorlukların sürekli olmasını istemek de bir bilinçaltı etkisi mi onu da düşünüyorum. -stop, aydınlandığını düşünme.-

Bilincin üç yahut dört alıntı ile nasıl bir etkisi olduğunu aktarmak niyetim. Bendeki etkisi, yaşanmışlıklar da biraz destekleyecek. Holigan ve fanatizm konularına da ara ara değiniyorum ve halen bu denli etki alanı olan şeylerin varlığı beni yormaya başladı. İnsanların asıl ihtiyacı olan zamanın bu dönemler olduğunu bilsem de, bireyleşen toplulukların holiganlıtka bu denli ısrarcı olması gerçek anlamda anlamsızlaşıyor. Trump ve destekçileri -yalnızca aynadaki yansıma, gerçek olan daha yakın.- bu denli etki alanımıza nasıl girebildi mesela? Evet bizim de sorunumuz dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan gelişmeler. Fakat onlar için bir sorun teşkil etmiyor. Bilinçleri yalnızca bir ülkenin varlığını önceleyebilir durumda. Farkında oldukları tek şey Trump’ın var olduğu. Konuştukları, eylemleri, güreş turnuvasındaki yorumları ve Evde Tek Başına’da ne kadar iyi bir oyunculuk sergilediği. -yahut yokçuluk.- Evet Trump ve destekçileri örneği makul bir eleştiri olmadı. Fakat aktarmaya çalıştığım şey kitleleri harekete geçirip holigan olmalarına sebep olacak şeyin kurumsal bir yapı, spor organizasyonu, din, tarikat, baskı ve devrim olmak zorunda olmaması. Bir bireyin arkasında dahi holigan olmak mümkün artık. -türkiye bunu uzun zaman önce fark etti, stop.-

Elbette sınır dışına çıkmaya gerek yok örnekleri aktarmak için. -farklı sebepler için gerek var.- Hemen her köşe başında var olan sokak röpörtajlarında da holiganları görmek mümkün. Ve ülkemizde bireye değil kavramlara dahi indirgenmiş durumda. Fakirlik holiganları var mesela. Gerçekten fakirliğin savunucuları onlar. Karşılarında kim olursa olsun savunmaktan vazgeçmeyecekleri bir kavram ve yaşayış şekli. Eğer evinde çalmaya değer bir şey varsa ve hırsız da bunu fark ederse -ki hiç kaçırmaz.- uyandığında daha fakir olduğu için mutlu olacak seviyede. Hırsızı yakalasa teşekkür edecek durumda hatta. Yazılan ve çizilenden çok dayatılan görsellere ve sözde gerçeklere maruz kalıyor. Bırakılıyor bazen evet ama kendisi de bundan memnuniyetini gizleyemiyor. Cehalet mutluluktur düşüncesinin en zararlı tarafı da sadece cehaletini sürdürenler için geçerli olması. Bilinçsizlik hali ile ortak çizgide. Fakat bilinçsiz bebek bile aç kaldığında ağlamayı bilecek düzeyde doğuyor. Onun için yemeği getirecek şey ağlamak ve bunu eyleme dönüştürmekten korkmuyor. Fakirlik öyle ki, devlet babadan istemek korkulan oluyor. Baba figürü kumarbaz ve yalaka olsa bile söz söylenmiyor. -sözler kifayetsiz kalıyor.-

Bu durumun tam karşısında olan holiganlar da var tabii. Düşmanımın düşmanı dostumdur düşüncesi ile fikirler, kişilerin kariyeri, ideolojik ayrımlar, eylem farklılıkları önemini yitiriyor bir anda. Sistem savunucusu devrimle kol kola hareket edebiliyor. Yahut sistemin seçtiği, kolonileşme fikri ile dostluk kuruyor. Yanlış olan herkes için yanlışsa bile bir doğruda birleşmek mümkün değil. -neymiş?- Doğru kavramı ideolojilerin içinde değişkenlik gösteriyor ve bu durum “Kimler yan yana?” sorusunu ilkokul sıralarındaki çocuklara sormuş gibi bir hale getiriyor. Her ideoloji kendi fikri ve eylem planını gerçekleştirmek için uğraşıyorsa yan yana olan hiçbir ittifak gerçekten ülkenin yani seçmenlerin faydasına yan yana olmuyor. Birleşmek yıkıcı güçten çok yenilik için gerçekleştirilen eylem bir eylem olarak gerçekleşmeli. Günün sonunda fayda sağlayacak olan zaten koltukları odalarında hazır olanlar olacaksa, düşmanının düşmanı da düşmanın oluyor. -olmalı en azından.- Tüm bunların en büyük yansıması ,kendi adıma, bilinç kavramını çok hızlı öldürdüğümüz oluyor. Öğrendik, araştırdık, çabaladık. Neden yorulduk ve sıkıldık bu kadar? Evet çok şey var; bu tarz yazıları paylaşabileceğim kaç günüm kaldı, yarın okulda yemek yiyecek param olacak mı, arkadaşım gece rahat evine ulaşır mı, ideolojilerinden dolayı yargılanmayan bir insan olacak mı, kayırmalar ne zaman son bulacak? Hepsi için birleşmek güzel; hepsi için herkesin birleşmesi doğru olmayan. -bireysel, stop.-

Vicdan azabı değil bilinç azabı çekiyorum.

Fernando Pessoa

Ben bu kadar bilinçli olup olmadığımı bilmiyorum fakat bu cümleyi yaşadığım anların sayısı oldukça artıyor. Günün her anında hatrıma düşenler, gündemdeki haberler, açıklamalar, çevremdeki söylemler ve daha nicesi bilincimi tetikliyor. Farkında olduğum şeyler ile varım ve onlar beni bir birey kılıyor. Günü daha aydınlık ya da karanlık, eylemlerimi daha net hale getiriyor. Yine de bu farkındalıklarımın sürekli olarak beni yorması gerçek anlamda baskı oluşturmaya başladı. -o eksikti, hoş geldi.- Çevremde olup bitenlere sürekli dış göz olarak bakmak, farkında olayım olmayayım, gerçek bir delilik hali aslında. Bu böyle değil, yanılıyorsun, hayır canım, aslında.. ile başlayan cümleler kurmaktan geri duruyorum bu yüzden de. Her bilinç kendi içinde kuruluyor ve benim o an o insanlardan herhangi birine aydınlatma yaşatacak halim yok. Kendi eylemlerim ve söylemlerim ile en fazla bir etki alanı oluşturabilirim. O alanın özgürlüğü de isteyenin yer alması istemeyenin maruz kalmayacak olması. -fazla gitgel oldu, stop.- Vicdanım ile bilincimin benzediği tek şey ikisinin de daha çok bilmek istemesi. Bilinç geliştirilmeye o kadar açık ki; iyi-kötü ne sunarsak bize hayatımızın bir noktasında geri sunuyor. İyi olanları sunmak burada değerli hale geliyor.

Yahut bir yerde tıkanıp kalmak yerine merakını her an sürdürüyor. Neden olduğunu dünyanın, neden olduğu şeyleri insanların. Hepsini sorgulayıp öğrenmekten keyif alıyor. Vicdan da üzülen kim olursa olsun yanında olmak için adım atacak potansiyelde. -her zaman iyi bir şey değil, unutulmasın.- Onu da ayakta tutan insanların iyi olması. Haksızlık olmaması, özgür olunması. Bu kadar olumlu kavramlara sahip bizlerin bu kadar negatif zamanları yaşatması da işin zor yanı sanırım. Birey kendi içinde gelişmekten hiçbir zaman vazgeçecek yapıya sahip olmasa da yaşanılanların etkisi bunu doğurabiliyor. Elbette olması olumlanmamalı, çözüm yolu için yine eylemde olunmalı fakat güncelin sorunu da gözden kaçmamalı asla. Sıkıldığımız anların sıklığı artmış durumda artık. Çabuk tüketmek; sürekli bağlı olacağımız kavram, kişi yahut eylemlerin arayışına itti. Bu da holiganlığın ilk adımı haline geliyor. Bağlı olduğumuz şeyden kopmamıza sebep olacak herhangi bir şeyle karşılaşma ihtimalinden dahi korkuyoruz. Yani aslında güncelde holigan olmak gerçekten bağlanmak değil bağlı olmak istemekten geliyor. Dinler, insanlar, ideolojiler. Hepsi bir yere kadar. -buraya.-

Burada da bilinç devreye giriyor. Onu beslediğimiz ya da onun maruz kaldığı şeyler ile kuruluyor ve kaçtığımız şey bilincimizin körelmesine sebep oluyor. Kendi benliğimize sormamız gereken en önemli sorulardan birisi aslında holigan olup olmadığımız. Fakat bu soruyu bilincimizin sormasına dahi izin vermeyecek şekilde dolduruyoruz/dolduruyorlar bilincimizi. Benim söylemlerim de bilincin etkilenebileceği ufak detaylardan birisi. Bunlara maruz kalmak da bir doldurma, fikir aktarımı. Ancak ölçüp tartabilecek bir hal ile karşılaştığımı her şeyin bizdeki yansımasına karar verebiliriz zaten. Çıkmaz bir yolda değiliz, kendimiz ile başbaşayız ve binlerce güzel ve açık yolu seçebilecek durumdayız aslında. Bilinçli bir hal ile bunu gerçekleştirirsek o yollarda ilerlemek keyifli bir hal alır. Her şeye hakim olamayız, olmayalım da. Fakat her şey bizim karakterimize doğrudan giremez, düşüncelerimizi ele geçiremezi. Maruz kaldıklarımız bizi destekler yahut sorgulatır. En azından bu umutla bir şeyler yazılır. -öğretmen değilim, stop.-

… zira kendimize ait en mahrem şeyimiz olarak bildiğimiz bilinç, aslında içimizdeki başkaları demektir ve işte bu yüzden kendimizi yalnız hissedemeyiz.

Biri, Hiçbiri, Binlercesi-Luigi Pirandello

Bu düşüncede beni çeken detay da farklı bir birey olarak görülmesi ile beraber, en mahrem şeyimiz olarak yorumlanması bilincin. Hemen her gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz detaylar ile oluşan bilincin bu denli mahrem olması insan olduğumuzu hatırlatıyor tekrar ve tekrar. -unutulmamalı.- Mahrem olan kavramlar çoka gündem olsa da ülkemizde, belirleyici olan güruh -ki neci oldukları bilinmez.- her şeyin karar vericisi haline geliyor. Bilinçleri kendileri için değil başkaları için mahremleşiyor. Ve bilincimiz ne kadar berraksa aslında o kadar bizim dışımızdaki insanlara saygı gösterip onlarla empati yapmakta o kadar rahat hale geliyoruz. Beni oluşturan şeyin yalnızca kendi kararlarımız olabileceğini kavramaya başlıyoruz. Mahrem de özgürlük de bize özel hale geliyor. Karışmak yerine ,sınırlarımıza dahil olunmuyorsa elbette, saygı duyuyoruz. Yahut ilgimizi çekiyor, merak edip o insanlarla diyalog kurmaktan geri de durmuyoruz. En mahrem halimizi yine bilince saklıyoruz. Biraz daha yük bindirmek oluyor bu ona, yeterince dolu ve yoğun. Fakat onun içinde gizlenen her detay bir şekilde eylemlerimizi tetikliyor. -iyisiyle, kötüsüyle; stop.-

Kendimizi yalnız hissetmek de bilincimizle ilgili sanırım. Kendimle konuşurken bana karşılık veren sesin -gerçekten bir ses duymuyorum, netim.- bilincim olduğunu düşünmek bana iyi hissettiriyor. Çünkü içimizden gelen ses çoğu zaman olması gerekeni söylüyor. Yapamadığımız, korktuğumuz, çekindiğimiz ve söyleyemediklerimizi aktarıyor bize. En azından bana. Çevremde de bu durum böyle genel olarak ve bilinç ise konuştuğum ikinci kimlik öğreneceğim çok şey varmış gibi hissediyorum. O her şeyi daha kolay tartıp biçebiliyor. Bizim eylemde olan halimiz, dolar kuru, asgarinin gerçekte artıp artmadığı, saatliği 10 liraya çalışmak, gelecek kaygısı, dostluklar ve ilişkiler ile ilgilenmiyor çünkü. Onlardan bizim almamız gerekenleri alıp çekiliyor. Ona kulak verdiğimizde duyduğumuz sesler iyi gelmiyorsa yahut ona kulak vermeden bizimle konuşuyorsa bu da kendimizi toparlamak için konuşmamız gerektiğini gösteriyor aslında. Bugünü tartacağımız bir bilincimiz olması için biraz sorgulama yapmamız gerekiyor. -biraz mı? çokça.-

Yalnız olduğum anların değerini sürekli fark ederken bir yandan da bilincim için bu yalnızlık anlarının artması gerektiğini de düşünmeye başladım. -zor.- Dediğim gibi, aslında her eylemimizde bir izi ve payı var ama yalnız kaldığımız anlarda kendimize ayırdığımız vakit ve o vakitlerde ne yaptığımız da bilincimizin bize sunduğu bir açık alan. O alanları gözlemlemek, hislerimizi fark etmek; aslında kendimizi fark etmek için çok güzel bir zaman dilimi. Başkası yahut başkaları ile yaşayacağız zaten o anı da; bilincimiz kaç kişiyse o kadar. Hem cinsiyet de yok. Kim olduğun değil ne düşündüğün ve hissettiğin önemli. Etkilendiklerini iyi-kötü ayırmış da. Eylemlerine çeki düzen vermeni söylüyor. Vicdanınla beraber hareket ediyor, adımları yakın birbirine. Tanıdığın insanları yargılamıyor, almaya ve vermeye çalışıyor hayattan. Yaşıyor. Olabildiğine hem de. Gece de gündüz de, ses için açtığın program dönerken de, insanlarla konuşurken de, rüyadayken de. Aslında insan olmak için yaratılan şey bilinçmiş gibi. Yahut o kavramın içini doldurması gereken şey. -dünya eleştirisi? yeterli, stop.-

Bilinç yalnızca sen hiçbir yere gitmiyorken berraktır.

Sır-Osho

Yalnızca eylemde değilken, durup biraz düşünürken. Zaman ayırmalı. Kendi eylemlerin için. Yarın adına holigan olmak sadece eylemlerde mümkün. Kavramlar geçici, insanlar ölümlü ve bilinç yalnız ayakta. Çocukluğunla ve öleceğin bilgisiyle ayakta. Her eylemin öleceğinin bilincinde. Bilinç kirletilmek için müsait, temiz doğuştan. Bazen en sessiz benliğin bazen sessizlikte en çok konuşan. Varlığı seni sen kılan.-

Her şey için karamsar her şey için iyimser olmak çok zor. Bir gerçeklik ile yaşamak, tek doğrunun varlığını savunmak ve kendinden uzaklaşmak çok zor. Bir tane de değil birden çokken üstelik. Hepsi sen misin bilinmez ama senin gördüklerin ile varlar, seninle adımlıyorlar. Sürecin yaşayanı sen, kurtarıcısı onlar. Kapıldığın tüm hislerin sebebi onlar. Eylemlerin, aşırılıkların, kaçışın, inanıştan uzaklaşman yahut ona ulaşman onlardan sebep. –ulak, iyi film. stop.-

Uzun gün, kısa uğraşlar ve okumalar. Tanışılan kıymetli bir insan, bir daha karşılaşmayacak olma gerçeği ile değerleşen düşünceler. An kıymetli ve an doğru. Yalnızca bir insanın bir saati ile daha da anlamlaşan bir gün. Ses kayıtları beklemede, sınavlar ile ufak oyunlar. Yahut onlar benim bölüm sonu canavarlarım. -bitti, stop.-

Vetabii bir şiir karalaması da aşağılarda. Okunmak üzere hazır-nazır. Podcastler de beklemede, her biri elimde fakat telefon çok kalabalık. Yeniden Ulus Baker ve Luigi Pirandello okunacak bir gece. Gün çabuk başlayacak bu yüzden İşimiz Güneşe Kaldı ile ses olayım bugün de. Hedonutopia değerlidir, sevilir ve sayılır. Belki benim henüz holigan olacak kadar bağlandığım bir şey yoktur ve hepsi bir kurmaca ve kendini kandırmadır. Kim bilir? -umarım sen.-

çalıntı iplik

yurt, kitaplardan kan
avucunda henüz öğrenilmiş
duası. yıldızlar doğmadı, yüzünde mahşer
edası. duyulmadan ölümü, toprağın durulmadı
karası. sevilmedi tapınaklar, yoluna çıkmadan
babası

ayna, yalnızlık hissi
kimliği kaplamasız, yoksuldur hem
ayinesi. aslı çok sonra anlaşılır oldu, demir
yüzünde çizgileri. ilkti, sevindi, yaşamış
olmak için. asılı hikayesi lakin yancı
gastesi

erdem, bürokrat hırsızı
sözü narindi, nefesinde duası. tufana
yakın süründü yüzüne. değmemiş göğe henüz
sevdi sevmişliği. tavan kısa, adımı
derin toprağına. gün başlamış hem
ulaşmaz yanına

Şipşak Foto

Fotoğraf albümleri zamanla bir mezarlık tutanağına döner.

Dublörün Dilemması-Murat Menteş

İkinci kez yazıya oturduğumda devamında çokça eser çıkmıştı ortaya. -şimdi de öyle olacak diye bir durum yok, umutlanma.- Fakat bugün yazıyı seçtiğimde kendimi biraz sorgulamadım değil. -sadece bugün mü?- Uğraşlarım ile yazını birleştirmek mutlu etse de düşünce yazılarını farklı konularda yazma isteğimi tekrar anımsadım. O da olacak yakında, az kaldı. -elbet.- Yoğunluklarım biraz azalmışken fotoğraf çekmeye çıktım bugün yeniden ve İzmir’in alışılmışı şipşak sahil fotoğrafçıları daha çok dikkatimi çekti bugün. Her gün önlerinden geçtim hemen hemen 5 yıldır ama bugün daha farklı geldiler. Elimde makineyle gezmenin etkisi sanırım, kendimi benzettim onlara. Sürekli manzara ile beraber, birileri için orada yine de. Manzaranın bir parçası olduğunun bilincinde mi? -sen bu sorgularda emin misin?-

Bir emekçinin düşüncelerini sorgulamaya girmeyeceğim elbette. Yahut “Neden bunları düşünmüyor ve yapmıyorlar acaba?” diye de sormadım kendime. Bana yönelecek soruları açığa çıkardı aslında. Yaptığım şey gerçekten anın büyüsünden uzaklaşmak mı acaba? Çektiğim fotoğrafların içinde ben olduğunu fark ediyor muyum? Yahut bensiz de orada çekilecek bir şeyler olduğunu? Ve çektiğim şey fotoğraf mı an mı? -yoksa bu sorgulama boş mu?- Elbette ikisi arasındaki ayrımın farkındayım fakat bu sorgulamaların ,diğerlerinde olduğu gibi, yaptığım eylemi daha çok araştırmama ittiğini de fark ediyorum. Fotoğrafın tarihi, anlamı, inanışlardaki yeri, nasıl ilerlediği ve şu an ne durumda olduğu. Hepsi birer araştırma konusu olarak ekleniyor. Ve benim çektiklerimin bu evrende nerede olduğu. Bir uğraş ve hazzın doğurduğu araştırma sanırım derslerden ve siyasetten daha ilgi çekici geliyor. -yahut onlar tek düzeleşti.-

Karşımda, sağımda ya da solumda olan detayların varlığını bilmek neden yetmiyor? Bir kez daha gideceğimde orada bulacağım şeylerin yerini neden işaretliyorum sürekli? -artık hiçbir şey/yer bıraktığın gibi kalmıyor.- İnsanların olduğu fotoğraflardaysa neden bir kez daha görmeyeceğim insanların fotoğrafları ile doluyor hafızam. Benimn hafızam, kartlar mühim değil. Hepsinin cevabı ve değeri var elbette. Hiçbiri bir anda olup bitsin diye olmuyor. Yıllanmış bir fotoğrafta ne gördüğüm ile çektiğim zaman ne gördüğüm arasındaki uyanışı hemen hiçbir şey hissettirmiyor. -sığ yaşıyor olabilirsin.- Artık fotoğraf olan hiçbir şeyi ilk önce fotoğraftan göstermemeyi öğretti mesela bu çaba bana. Çektiğim şipşak andan ibaret değil o fotoğraf yahut tecrübe. Onlarca hikaye ve kavrayış için gezmeye, bulunmaya ve deklanşöre basmaya çalışıyorum aslında. Çok bir şey değil, övünülecek hiç değil. Yalnız, hayatın parçalarını hayatın duvarlarına asma çabası. -pek şiir yazmadı, belli.-

Mezarlık tutanağı. Bu kalıp ile çekti beni alıntı aslında. Yoksa, ömrümüzün sonunda kalan her şey birer canlı kalıntısı olacak. Hatta fotoğrafar bunların arasında en canlı kalacak hatıra aslında. Nereye gittiğin ve kimlerle olduğundan çok neler yaşadığın ve izleyici olduğun anları anımsatacak çevrendekilere. Gidip döndüğümüz yerler hikayelerde mekan yalnızca. Eylemleri, mekanı, sıfatları oluşturan akılda kalacak. Yahut silinecek kadar az konuşulacak. Ne olursa olsun mezarlığın tutanağı gerçek bir ölüm için tutulacak. Yaşamış biri için. Bebeklerin ve çocukların vefatının ardından ölü ifadesinin kullanılmaması hep bu düşünceye itti beni. Henüz yaşamamış için ölü demek de pek mümkün değil. Ölüm, yaşam formunun son hali. Tüm kavramlar ile hayatta olalım ki gerçek bir ölü olabilelim. Fotoğraflarda dahi yaşayan bir ölü. -konu gerilim havasına girdi, stop.- Fotoğraf ile yaşam bir arada keyifle ilerleyebilecek bir alan. Hoş, yaşamı ölümle düşleyince hemen her şey öyle fakat gözlerimizde her şeyi tutamaycaksak fotoğraf bizi zenginleştirir. -dört gözlülüğe kılıf.-

… gerçeği iki boyutlu temsil eden ve dolayısıyla yalandan ibaret olan bir fotoğraf hiç değişmeden kalabiliyordu, sonsuz bir sadakatle.

Havva’nın Üç Kızı-Elif Şafak

Birkaç fotoğraf var ki bu düşünceyi en güzel şekilde aktarıyor. Hatta birkaç demeyeyim; hemen tüm yandaş medya fotoğrafları. -kimin yandaşı olduğu önemsiz.- Haber fotoğrafçılığı sanırım en çok yalana yönlendirebilecek alan. Fikir ve eylemleri manipüle etmekte üzerine yok. Perspektif oyunları, göz yanılmaları bir hiç bu alanın yanında. Tabii siyasi eleştiri harici da fotoğrafın yalan bir görsel olduğu belli noktalarda bir gerçek. Hiçbir fotoğraf gerçekte ne hissedildiğini sunmaz bize; diğer sanatlar gibi bakanın/muhatabın ne hissettiğini merak eder. Bir mezar yeri fotoğrafında taşta adı yazanın yakınları muhatap olmaz genelde. Kilometrelerce uzaktaki gencin kendi kaybını uyandırır zihinde. Bu yüzden yalandır. Ölümü fotoğrafta ölene değil bizim ölülerimiz ile düşündürtür. -bizim ölülerimiz, sahiplenmek için ilk kez doğru bir an.- Ancak fotoğrafın kahramanları, en azından içinde olanları baktığında biraz gerçek hale gelebilir. O anda da üzerine konulmuş onlarca yılın ardından kurmaca bir hatıra sunar. Fotoğraf bizi kandırmaz aslında, biz her anı kendimiz için kurgulamaya çalışırız. -yahut sen.-

Her fotoğraf çekiminde bu sorgulamalar ile eylemde olmuyorum. -bir zahmet.- Eylemin en güzel yanı düşünceleri değil yapılanı öncelemesi oluyor. Şu anda yazı yazdığımı düşünürsem kötü olup olmayacağı korkusu ile yitirebilirim kelimeleri. Fakat nasıl olacağı değil benden olacağı için yazıyor olmak, eylemde olmak yaşatıyor insanı. Her sanat dalında olacağı üzere çalıntı fotoğraflar da çekebilirim, çalıntı bir yazı da yazabileceğim gibi. Fakat çalıntı olmayanlar çıktıkça o eyleme daha da sarılmaya başlıyorum. Buradaki çalıntı ifadesi görüp etkilendiğim her şey için geçerli. Direkt çalmak değil tabii. -onu da yapsan tam olur zaten.- Gördüğüm her fotoğraf karesi deklanşöre basarken kendimi değiştirmeme sebep olabiliyor. Okuduklarım, hiç değilse kelimeleri seçtiriyor. Benden parçalar oluyor elbette, beni sorgulamama da sebep oluyor. Gün sonunda yaptığım en ben olan şey fotoğraf çekimine çıkmış olmak oluyor. Çekilenler isimlenecek, arşivlenecek, kimi biraz rötuşlanacak kimi de bekletilecek. -hepsi olmuyor, her manzara senin değil.-

Fotoğrafları isimlemek iki sanatı birleştirmek gibi hissettiriyor. Bu eylemi bir fotoğrafçı büyüğüm aktarmıştı, ben de kullanayım burada belki ilgilenen olur. Özellikle sergi yapacak olanlar için aktarmıştı bunu, ben her gün seçtiğim 15-20 fotoğraf için yapmaya çalışıyorum. Elenen fotoğraflara bakıp akla ilk gelen kelimeyi arkasına yazıp görünmeyecek şekilde bırakıyorum. Ardından hepsi isimlenince de bir sıralama ile diziyorum hepsini. -bir kısmı pcde yapılıyor tabii.- Sonrasında fotoğrafları o sıralama ile paylaşıyorum. Ve her günün de bir kelime dizisi olmuş oluyor. Tüm fotoğraf günlerinin sonunda yapamadım ne yazık ki ama her fotoğraf teması için uyguladım. Bakıp sıralayınca başka, isimlerine göre sıralayınca bambaşka bir düzen çıkıyor ortaya. Daha senden bir sıralama, daha yakışan bir hale geliyor. Bu düzen için çabalamak güzel bir his; herhangi bir düzen için çabalamak güzel aslında. Durağan bir yaşantı dahi olsa, her gün yalnızca fotoğraf çekiyor olunsa da güzel. -bir tek fotoğraf çekmiyordu bir aralar.-

Ama mutluluk fotoğrafa yansır mı acaba? Fotoğraf dediğin neyi gösterir? Fotoğraf dediğin gerçeği gösterir.

Mavi Kuş-Mustafa Kutlu

Yukarıda savunulanları bir çırpıda atacak mıyız/m? Hayır tabii. Ancak bu alıntıda sorular beni çok daha fazla çekiyor. Gerçeği gösterdiği anlar da var, bir aldatmaca olduğu anlar da. Fakat gerçekten; mutluluk yansır mı? Her soruyor “Bunu gösteren birkaç fotoğraf var aslında.” diye cevap vermek fazla ortayolculuk, farkındayım. -ama sen zaten öylesin.- Cevaplarım bu olursa da yazılacak farklı şeyler kalmıyor, bunun da farkındayım. Bilinçli bir eylemsizlik yeniden. Ancak mutluluk kavramının bir fotoğrafa yansıması daha gerçekçi geliyor bana yine de. Portre ve toplu fotoğraflardan daha çok ani fotoğraflarda daha belirgin. Mutluluk da mutsuzluk da. Portrede ve toplu fotoğrafta genel bir mutluluk görebiliriz belki; yahut birkaç kişinin aslında mutsuz olduğunu. Ancak ani olan ve çekildiğinin farkında olmayan anların yansıttıkları daha gerçek oluyor. Görüyoruz gerçekten mutlu olup olunmadığını. Bazen bir şenlik havası bazense mutlu topluluğun matemini yaşayan bir çocuğu. -neden çocuk?-

Neyi gösterir peki? Bahsettiğim şipşak fotoğrafçılardan birinde çekilmiş bir fotoğrafımız var babamla beraber. O zamanlar kepçe kulaklı ve yıllar sonra babasının boyunu geçeceğinden habersiz bir kısalıkla, kısık gözlerle ben ve gülen babam. O fotoğraf sanırım çektiğim ya da çekeceğim tüm fotoğraflardan çok daha farklı hissettirecek bana her zaman. Kim için gösterir sorusuna evriliyor o fotoğrafa baktıkça soru. Beni ve babamı, çok net ama kim için? Mezarlık tutanağı olduğunu kanıtladı yeniden fotoğraf. Her baktığımda acımın yahut ne hissettiğimi bilmemenin gizlendiği bir gülümseme sunuyor bana. Benim için mi o fotoğraf? Annem görünce ne hissediyor? Onun için mi? Yahut babamla bakabilseydim, iki muhatabı da yan yana, bizim için mi olacaktı? Fotoğraf yalnızca kendisi için var sanırım. Dili yok; senin çektiğin yahut güldüğün yahut baktığın kadar. Senden ama sana sunduğu şey senden çok daha fazlası. Çünkü bizi bilmeyen biri için o fotoğraf iki insanın resmi yalnızca. Muhatabından uzaklaştıkça yalınlaşıyor fotoğraf. Kendi oluyor. Senin gözünden çıkmış bir birey oluyor. Ve paylaşıyor senin gözlerini. -stop, bir nefes alalım.-

Gösterdiği çok şey de var elbette. Bir yüzüğün değerini, yıllar önce neye ne kadar daha para vermediğimizi, neden bazı seçimlerin yanlış olduğunu, tarihin hangi yanlışlardan ibaret olduğunu, değersizleştirildiğimizi, hüznün yalanı ve gerçeğini. Mirasların en güzellerinden biri. Kitaplarda yazanlara detaylı bir eklenti. Payımıza düşen fotoğrafsa, sanırım daha güzel çok az şey kalır elimizde. Karşınızda duranı hissedip fotoğrafa aktarırsanız -sen yaparsan yani. önce sen.- o zaman daha anlamlı hale gelecek. Daha sizin gözünüz olacak. Herkes fotoğraf çekiyor, herkesin elinde fotoğraf makineleri. -telefonunu çıkarma yine de.- Bizim olanı çekmek asıl mesele. Hissettiğimizi. Çok anlam yükleniyorsa bile iyi ki çok anlam yüklenebilecek bir eylem fotoğraf çekmek. Bugünü daha anlamlı kılar mı bilmiyorum ama bugün görüp hissettiklerimizi daha anlamlı kılar. Gerçekten yahut yalandan ibaret olsa da kılar. Biz, ihtimaller vardır, gerçek olmasak da kılar. Bizden bir dünya çok zor ama içinde olduğumuz dünyaya gözlerimizi aktarmak çok değil. -biraz.-

Ben çok eski bir fotoğrafta duruyorum. Yüzüm o fotoğrafta bile eski bir fotoğrafa benziyor.

Ba-Birhan Keskin

Henüz çekilmemiş bir fotoğrafın içinde duralım. Durduğumuz tek yer fotoğraflar olsun. Söylemesi kolay, bir yerlerden yazmak daha kolay. Eylemleri yönetmek kolay değil, güncelde kaybolmamak, sigara zamlarına bir sigara yakmamak mesela. İsim verilmeyi hak ediyor fotoğraflar. Gözlerimiz, gördüklerimiz çekilmeyi hak ediyor. Dünya bir gözü daha hak ediyor. Daha eski fotoğraflara bakmayı bırakmadan, güncelin ölü soğukluğunda yaşayan yerler bulalım. Bizim ömrümüzden daha uzun ömürlü biz bırakmak için. -kamu spotuna dönmeden, stop.- Zor olan kendimiz için yapmak, kendimize bakıp gördüklerimizin değerini sorgulamak. Sonrası gelecektir. -sonrası kalır. espri değil.-

Yüzüm çoktur eski bir fotoğrafa benziyor, kulaklarım düzeldi yalnızca. Fotoğraflardan ibaret bir evren keyifsiz, fotoğraflarda yaşamak da öyle. Fikirlerimiz ile kendimize verdiğimiz değeri hatırlanabilir kılarız belki. Hem kendimize hem de üç-beş sevdiğimize. Söylenmemiş sözler olduğu gib çekilmemiş fotoğraflar da var. Gözlerimiz görüyorken. -stop.-

Ayakta bir gün, yoğun bir fotoğraf gezisi, keyifli sokak müziği dinletileri ve yeniden yazıyor olmanın kıymeti. Yoğun haftanın ortası, iş ve sahne telaşı ve güzelliği ile. Gün yine fotoğraf kapağı ile kapanıyor. Bugün ötelenmedi, bir. -dur bakalım, yeni.- Ötelenmeyecek nicelerine.

Vetabii bir şiir karalaması da aşağılarda. Okunmak üzere hazır-nazır. Zaytung ile birlikte daha çok ses kaydına itecek bir podcast daha gelebilir. Kıymetlenir sesim belki. Ulus Baker’e geçilecek uyku öncesi, gün yorgun bitecek. Bugünkü yaz havasına ithafen, Can Ozan-Yaz Şarkısı ile ses olayım bugğn de. Biraz hareket, lirizm benden değil. Fotoğraflar çekilecek, gözlerim miyop ama belki çektiklerim net olur. -bir ara.-

tutanak

düğüm, açık yol
tercihen muhafazakar. tercihen ne
yavan yanında demokrasinin. masallarda
gerçek yaşam. kusurlu güneşe
bakışı. modern söylemleri çoğulun. henüz
eşiklere erişmemiş haram

ilmek, sorgulama bir
sandıklarda kitapları, çağın çocukluğu
kilit vurmakta. mektuplar kirli
görülmekte. yazmaya bağlanmış inandığı
dünya görüşü. kabukları ile elinde
cenneti-cehennemi

muştu, yalan haber
ilkel inanışlardan, düşünceleri
dağınık. gül kokusu anlamsız, sarılmadı
tütün henüz. kurmaca kimlik, ölüm
hakkında hem
gerildi iplik

İhtimaller Vardır

Milyarda bir ihtimal… Milyarda bir. Ben altı milyarda birdim. Milyarda bire inanabilirdim.

Ziyan-Hakan Günday

Kaçınılmaz bir başlangıçtı artık buraya yeniden gelmem. -gidecek yerin yok zaten başka.- Bir sene olacak 3 ay kadar sonra ve ben 22 marttan bu yana aysar ile fotoğraf üzerinden buluşuyorum. -hoş onu da süreki yapıyorsun sanki!- O yazıda da bundan sonra sürekli burada olacağıma dair vaatler vermişim kendime. Ki yazı iktidarlar üzerine. Bu kadar sevmeyip halen hayal satıyor olmak biraz yordu tekrar okuyunca. -bir tek seni yıruyor gibi, siyasiler memnun.- Fakat dilimin ne hale geldiğini görmem gerek. Okurun nabzını ölçeceğim kadar tıp ve yazın bilgim yok; yalnızca kendi dilimi biraz tartabilirim. -kötü espriler devam ediyor, güzel.-

Kendimden uzaklaştıkça kendime ne kadar yakın olmam gerektiğini daha net anlamaya başladım ama son zamanlarda. Fikirlerimin ve eylemlerimin muhatabı ben olsam da ve başkaları için adım atmamayı kendime öğütlesem de; -ki sadece kendine öğüt verebilir.- halen başkalarının dile getireceği ihtimalleri anımsıyorum ilk. Her an ayakta olma hissine karşın “Neden ayakasın ki?” sorusunu soruyorum kendime. Kendimi birey olarak tanımlarken bulaştığım hatalardan biri de herkes gibi bir birey olduğumu düşünmem. Evet seçimlerde geçerli bu durum fakat herkes gibiysem neden benliğim ile başbaşa kalabiliyorum? Diğer bireyler mi daha çok kalıyor yoksa? Çünkü onlar çok daha bireyde düşünerek söylemlerini yönetirken ben bu yazıyı yazarken bile -az okunduğunu söylemeye getiriyor.- etik kuralların benden bağımsız hareket ettiğinin bilincinde olmaya çalışıyorum.

Çok okuyan ya da çok uğraşan bir birey olsam da bunu dile getirmekten kaçıyorum mesela. -ki şu an kaçmadı, hafif bir narsizm seziliyor.- Beni ileriye götürecek tek şey, ki eğer varsa öyle bir yer, ihtimallerin olması. Eylemde oldukça artan ihtimaller diri tutuyor aslında. Kötü, aciz bir anda ya da ruh halinde olsam da -ki ne kadar konuşuyor olsam da hiçbir insan her anında böyle değildir, çıkarımını kendin yap.- biliyorum ki adımlarımın geçtiği yollarda birkaç ihtimal vardır. Bugün zor, yarın pek güç, seneye kim bilir dolar kaç. Yine de ihtimallerin varlığı tüm ahlaki değerlerim ile hayat görüşüme saygımı arttırıyor. Tanrının yahut tanrıların -annem bilmiyor halen yazdığım şeylerin sorgulayıcı yanını.- olmadığı bir düzende ayakta olmaya alıştırıyorum kendimi aslında. İnançsız damgası yiyecek olsam da -ki yiyorum muhtemelen.- bu durum inançsızlıktan değil kendi yolumda daim bir dirilik olması için. Pohpohlayacak kimse ve hiçbir idea olmayınca ne kadar emek verebilir insan? -hadi deneyelim.-

Benim inanmam dediğim çok az şey var. Bu yüzden 6 milyarda bire daha rahat inanabilirim sanırım. -bu bir zayıflık aslında.- Kimliğimin sınırlarını belirleyen her şey gibi ölümüm de sınırlanıyor. Doğumdan ölüme yalnızca ihtimaller ile yaşıyor insan. Tanrının varlığı, dinlerin yahut fikirlerin, savaşların hatta tarihin olup olmadığı tartışılıyor. Eğer ihtimalleri erken çözmüş olsaydım sanırım ya bir köşede deliren bir birey yahut bir düşünür olurdum. -evet herkes düşünür. bir sen yapmazsın.- Takıldığımız şeyin ihtimallerin bize düşündürdükleri değil hayalimizi zenginleştiren pozitif ihtimaller olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu takılmadığımız şeyin. Eğer olumsuz olanlar -ki genelde daha çoktur.- yer etmiş olsaydı en çok kaçacağımız şey eylemlerimiz olurdu. Halen birçoğumuzun öyle, belki benim de. -belki?- Fakat yine de adımladığımı yollar “İhtimaller Vardır!” dediğimiz anlarda ilerliyor.

Bazı ihtimaller, ihtimal olarak kalmaya mahkumdurlar.

Korkma Ben Varım-Murat Menteş

Elbette gerçekler de var. İhtimallerin varlığı kadar gerçek olanlar. Ömrümüz boyunca gördüğümüz hemen her şeyden fikir, düşünce, ideoloji, tarz, moda, eylem olarak etkileniyoruz. Etkilenme ile kalsa şekillendireceğimiz bir karakter oluşumuna gidebilir fakat bazen her etkileyen detay bir ihtimal olarak etki alanımızı işgal etmeye başlıyor. -kime benzetiyorum acaba?- İşte bu an bizi eyleme itecek olan ihtimal gücünü pasifleştiren en büyük sorun haline geliyor. Nasıl ki çok istediğimiz her şeyin bizim olması mümkün değilse her etkilendiğimiz şeyin yani ihtimali olan her şeyin gerçekleşmesi de pek mümkün değil. -halen optimist.- Fakat bir güzelliktir ki ihtimal insanı yolda tutabilir. Önemli olan ,sanırım, birden çok ihtimalin varlığı ile yalnızca birinden çokça beklentiye girmemek. Beklenti kabuklardan oluşuyor; sürekli ne çıkacağını bilmeden ilerletiyor.

Çağın getirdiklerinden biri de ihtimalin yanılgıya dönüştüğü anların artması. Beklentilerimiz, eylemsiz farkındalığımız o kadar arttı ki kendimize vakit ayırmamız gereken anlarda bile elimize ihtimaller tutuşturuluyor. “Fikrim kitleleri etileyebilir, adımlarım adaleti sağlar, faiz caizleşebilir, dış güçler vardır, ideolojilerim karşısında babamı tanımam, telefon bir zenginlik göstergesidir.” Dalga geçebileceğim şeyler değil bunlar, fazlası da var ve ben de onların içinde kaybolmuşumdur bir zamanlar. -belki halen.- Fakat tamamı birden bağımsız hale gelen detaylar. Hep bir değişken unsur arayışı var. Biz yeterince değişken değilmişiz gibi. Bu da beklentiyi bizden uzaklaştırıyor. Fazla bireyci düşüncelere sahip olabilirim, ki böyle de söyleniyor genelde. Fakat bireyin içinde olduğu durumu yönetebileceği bir ruh halinde olması kadar önemsediğim çok az şey olmaya başladı. Çünkü ayakta kalmalı insan; bazı ihtimaller sadece ihtimal olarak kalacak. -aa, ne yaptın şimdi sen? basit.-

İlkokulda kasap olarak ünlenmiştim müsamerede elimdeki satırdan dolayı. Polis ve profesör olmayı isteyen bir çocuktum. İkisinin aynı anda olamayacağını biliyordum, ikisinin de ileride bu kadar garipleşeceğini tahmin edemedim sadece. -sanki hemen profesör olarak alındım.- Polis olamayacağım gözlüklerim ile açığa çıktı. Profesör olamayacağımsa üniversiteye başlamam ile. -güzel, kasap halen ihtimaller dahilinde.- Bu düşüncelerin ne faydası oldu metne bilmiyorum ama hayatımda 15 yıl önce de en az iki ihtimal arasında duran biri olarak olumlamaya çalışıyorum kendimi. O iki ihtimal de mümkün görünmüyor şu an ve artık yüzlerce ihtimalin içinde olan biri haline geldim. Bu ihtimallerin de eylemsiz bir düşünce haline gelmesi sanırım 15 yıl dahi sürmeyecek. Fakat eylemlerimi kuran ihtimaller ile mutlu olma çabasındayım. -umarım politika ihtimali öylece kalır, şu an.-

Hayatta her türlü ihtimal mevcuttur; hatta insan yaşarken bile ölmüş olabilir.

Milena’ya Mektuplar-Franz Kafka

Bu düşünceyi yaklaşık iki yıl önce ilk kez okumuştum. O zamandan bu zaman değişmeyen tek sorum; “Eğer şu an ölsen ne kadar tatmin ayrılmış olursun hayatından?”. Fakat bu yazıda bu soruya çok değinmeden -neden yazdın ki o zaman bunu?- aklımda oluşanları aktarmaya çalışacağım alıntının ışığında. Bir evrenin içinde olduğumuz kesin fakat bu biri nasıl yorumlamamız gerekiyor? Tek olan evren mi yoksa evrenlerin yalnız biri mi? Ben bu yazıyı hangi evren için yazıyorum? Şu an bana yazdıran düşüncelerim dünyadaki kişinin mi yoksa yönetilen bir ideanın ürünü mü? Sorular saçma yahut gereksiz olabilir. -ki bir kısmı öyle.- Fakat gerçeklik kavramının karşısına koyacağımız her yalan için ispat gerekiyor. Hatta artık gerçekler için ispat gerekiyor. Çünkü ihtimaller vardır ve bazen daha yorucu kılabilir yaşamayı. -yine de iyi ki var.-

Çoğu inanış arayışı ve yolcuğuluğu bir öğreti olarak sunsa ve desteklese de yolda karşımıza çıkan, aklımıza gelen sorgulamaların şirk yahut büyük günah olduğunu bildiriyor. İnanışlar da doğru olamaz mı? Olabilir. Belki de benim yalnızca okul-iş ve ibadet ile zamanımı geçirmem gerekiyordur. Kendini bulma çabası gereksiz olabilir. İhtimaller. Fakat önlenemez bir gerçek olarak sorgular ve ihtimaller ile yaşıyorum. Vicdanımı bir din öğretisi ile mi yoksa genel ahlaki kurallar ile mi oluşturdum; oluşmasında gerçekten benim bir payım olabilir mi? Her sorgu bir ihtimali daha doğuruyor. Hepsi doğru olabilir mi? -abartma.- O da bir ihtimal ama pek olası değil. -neye göre?- Bir tanesi ya da bir kısmı doğru olacak. Ve bu ihtimallerden bir kısmı bizim hiçbir zaman hangisinin ya da hangilerinin doğru olduğunu göstermeyecek eğer gerçekleşirlerse. İhtimaller yorucu da olsa varlıkları biraz yaşam belirtisi sunuyor. Eyleme sürüklüyor. Çünkü hangisi gerçek diye düşüneceğimiz vaktimiz yok. Yalnızca yaşamak için var. -o da en fazla 80, dolar gibi de artmıyor üstelik.-

Korkumuz da ihtimallerin dengesi ile alakalı aslında. Ya gerçekse, ya gelirse, ya ölürsem, ya sevmezse, ya giderse? Korkularımız bilmediklerimiz üzerine kurulu. Gelecekte ne olacağını bilmemek bir kaygıya sürüklüyor. İyi ihtimaller yok mu? Var elbette. Fakat negatife olan düşkünlüğümüz, kendimize inançsızlığımız kavramlara olan bağımızı arttırıyor. Adımlarımızı belirleyen ihtimallerin korkuyla değil hiç olmazsa her iki ihtimalin varlığı ile olması daha doğru değil mi? -öyle mi?- Yolculuğun sonunda çoğumuz oraya ulaşacağımızı düşünüyoruz. Daha doğrusu düşünmeyecek kadar anda olabiliyoruz. Ki bu çok büyük bir güzellik. Fakat kaza, çlüm, kaçırılma, khk, iç savaş ihtimalleri yok mu? Var. Adımlarımızı belirleyen ihtimaller korkular üzerine kurulmamalı. Eylemlerimiz kadar güçlü hissedebiliriz. Yahut onlar kadar güçsüz. -belli oldu.-

Acaba ışık saçan bir adım atabilmek için alın yazımızda bir ihtimal var mı?

Bi Değirmendir Bu Dünya-Cahit Zarifoğlu

Kararsızlık içinde adımlar. Işık saçan bir adım? Adımsızlık içinde ışığı aramaya gerek var mı? Bu denli ihtimaller varken eylemsizlik hali, kusursuzluk çabası, pesimist hava hangi evreni beslemekte? Adını koyabildiğin herhangi bir gerçeklik var mı dünyada? Dünyada gerçekleri savunan kimse kaldı mı? Bunu sormaya hakkın var mı? -neye hakkın var ki!- Kaç yaşında bir dizi başarın olacak? Yahut yaptıklarının başarı olduğunu kaç yaşında görmeye başlayacaksın? İnanışını gerçekten savunabilir durumda mısın? Değilsen bu senin sorunun mu yoksa inanışın mı sorunlu? -herkesinki mükemmel.-

Adını en son kimden duymak isterdin? Sevmediğin son kişi de göçecek mi bu dünyadan senden önce? Yahut sevmediğin son kişi var mı gerçekten? Çoğulun içinde misin yoksa çoğulu oluşturan mısın? Var mı elinde seni öldürecek kanıtın? İhtimaller vardır; doların düşmesi de onlardan biri. -.mümkünse.-

Bir seneyi anlatmak mümkün, zamanla. Anatmayayım hemen ki anlatmadığım yıllar kalsın kendime. Tiyatro, fotoğraf, yeni yılın bolca yazı ve hayal getirmesi;;; bunlar için de daha çok eylemde olma çabası ile. Yapılmamış çok şey kaldı, ötelendi kimi. aysar onlardan olmasın çabası ile. -çoktan olmadı mı?- Her güne bir fotoğraf kapağı ile bundan sonra. -onu da bırakma?-

Vetabii bir şiir karalaması da aşağılarda. Okunmak üzere hazır-nazır. Zaytung seslendirmesi bir süre sessizde, yakında podcast olarak var olacak. Ulus Baker okumaları ile günüm dün olmakta, artması ümidiyle. Geçen yılın güzelliklerinden That Funny Feeling ile ses olayım. Inside izlenmediyse izlenmeli, Bo Burnham kaliteli insan. İhtimaller daim vardır; biz orada olmak için uğraşalım.

sağır

sicil, harcanmış kağıt
asılı yüzü tanınmamış duvarlarına
memleketin. ucuz görünür yüzüğü. hem
taş koymaz yoluna, çıkmış toprağın
zulmünden. laik, üstelik gelmekte
fermanı kulunun

tufan, eşitliği doğanın
çehresi benzemekte mürşidine. sesi
unutulmuş. çıkmıyor dilinden başka
yemişler. çantası kalabalık, duyulmamış
fikirleri ile ölümü. medrese renkli
pandomimde

şüphe, daim doğru
kabuğu halen taze, doğumunda aldı
isimsizliği. biçimsiz yüzü, elleri tutmuyor
dilekçe. yazık, ülkesi sizin gibi. sığ
kalmış tarikatlar, hem yol sola
çekmekte

Kurumsal İktidar

Bak işin içine para, iktidar ve silah girdi mi, orada kitap, kültür biter; artık kan ve can konuşur.

Toprak-Buket Uzuner

Beş ay. -kusurlu.- Yazmıyor muydum? -ne önemi var?- Yazıyordum, yazıyorum aslında. Devamlılık adına başladığım yoldan geri durmak en çok beni üzdü. -okurların okuyacağı daha iyi şeyler var zaten, kalmadılar sana.- Sürecin detayları çok bireysel, koşturmacalı. Konuşmak ve yazmak devam etse de paylaşım noktasında geri kaldım ama artık tekrar vira bismillah demenin zamanı. -en azından adım.- Bu kez adım adım her şey, seçim öncesi partiler gibi vaat vermeyeceğim kendime. -zaten iktidarın da bir şeye benzemezdi.-

Yazdıklarımı okudukça gelen paylaşmaktan kaçma hissi beni yeni şeyler yazmaya itti. Her güne bir sayfadan fazla yazım var aslında ama yeni gün için yazılan daha kıymetli geliyor gözüme. -hayır, tarihi seviyorum halen.- Bu düşünceden sonra aklıma da hükümetlerin acaba daha önceki icraatlarına bakıp bakmadığı geldi. Yahut baksalardı yine de yaparlar mıydı sorusu. -şıklar silivrinin koğuşlarından oluşuyor.- Hükümetler diyerek güncelden uzaklaşmak istemem; gördüğüm tek hükümet güncel zaten. Ama okumak ile öğrenilen hükümetler de beni o dönemde doğmaya ikna edemedi. -livanelinin katıldığı seçim halen gerçekten gerçekleşti mi sorusu yok değil bu arada.-

Konuşmak ve yazmak istenilen konuların çokluğu her geçen gün artıyor aslında. Ülke gündeminin iktidar-muhalefet çatışmasından uzak olduğu tek bir gün dahi yok ama halen umutlu konuşmalar dinlemek ve yazılara rast gelmek istiyor insan. -kaçış yollarımızda seçim arabaları.- İktidar kavramının güç ile bağlantısı aslında her bir ferdin gücü ile ölçülebilir. Bireyin güçlü olduğu toplumlarda iktidarın gücü konuşulur, politikalarının evrensel haklar ile bağı övülür. Bireyi güçsüzleştiren hemen her ülkede iktidar güçlü gözükmek için sürekli gündemde kalmaya çabalar ve fikirlerinin -yahut hariçten gazel.- gündemi derinden etkilemesi için uğraşırlar. Bireyin güçlenmesi değil kendini güçlü hissetmesi sağlanmaya çalışılır. Güçlenen birey, güçlü toplumu doğurarak seçimlere katılanların da kendilerinden bir parça olduğunun farkına varır. Hemen her partide ve politik figürde görülen güç aşkının ana kaynağı, toplumun kurtarılmaya muhtaç olarak kendini tanımlıyor oluşu. Muhtaç olunan gücü iktidara geçecek kişi-kurumlarda aradıkça devam edecek bir fukaralık hali. -sen çok farklısın sanki.-

Toprak kitabı başlangıç gibi. Hiç dokunulmamış bir toprak, keşfedildikçe zenginleşiyor. Alıntı çok ağır bir giriş olsa da beni çok etkilemişti ilk okuduğumda. Direkt güncel olaylara çok değinmiyorum, evet. Zaten değiniyor olsaydım sanırım günde yedi farklı yazı yazıyor olurdum. -yazamazdın.- Güncelin içinde kaybolmamak için uğraşıyorum aslında. Daha doğru ifadeyle boğulmamak için. Bahsettiğim güçlü birey kavramının her geçen gün uzaklaştığı bir duruma doğru ilerliyoruz. Sanatın kişisellikten daha çok kitleler adına yapıldığı, temsil kavramı ile gelen kutuplaşma ile de düzgün iletişimden uzaklaşılan bir toplum olarak ilerlemeye başladık. -ilerl/emek.- Gücü paylaşıp seçilen sözcüler ile de her alanda bir koloni kuruluyor her kurumdan. Kurumsal kimlik her partide o kadar iyi oturmuş ki, temsil ettiği kurumu belli eden herhangi bir isim olmasa da nereye dahil olduğu anlaşılıyor. -marka değeri bu olsa gerek.-

Muhteşem bir gençliğe sahipsin ve gençlik sahip olmaya değer tek şeydir.

Dorian Gray’in Portresi-Oscar Wilde

Her şeyimize sahipler. Buradaki şey sözcüğüne de. Hayatımızda kullandığımız şey sözcüğüne de. O kadar zenginler ki, unuttuğumuz şeylere bile sahipler. Hayallerimizin doruğu için sınırları hazır. -yüzölçümümüz azalıyor.- Bizim elimizde olan ve farkında olmak için yıllar geçmesi gereken tek şey de gençliğimiz. Ona da sahip olabilirler bu arada. Sonu olan şeyleri istemeselerdi bizim yaşantımızdan da bir beklentileri olmazdı. Elimizde olduğu ve yaşayabildiğimiz kadarıyla bilmeliyiz her şeyi. Kurumsal algıları, yönetilen kişi ve varlıkları. Adımlarımızdan emin olduğumuz an üzerimizdeki baskıyı hissederek ve ondan güç alarak ilerlemeliyiz. Çok yüzeysel konular ve sözler olduğunun farkında olsam da, gençliğin sınırları için benim çizeceğim bir hudut yok. Elimizde olan da vergiye gitmeden kullanmalıyız. -katma, değer mi?-

Geleceğin umudu olabilecek şeylerin arayışına girdikçe kaybediyoruz biraz gençliğimizi. Günde kurtaracağımız 24 saatimiz ile bir kurtarıcı ve umut olmak sadece bizim elimizde. Her eylem, siyasi gelişme, evrensellikten uzak tartışmalar arasında sıkıştırılmak isteniyor birey. -yeterince karmaşık değil gelecek kaygısı.- Anın anlamından uzak kalmaya başlıyoruz. Kurumsal kimliğin eksiklerini ya da artılarını tartışmaya kurumda çalışanlardan daha çok zaman harcıyoruz. Kurum bize hizmet için kurulmamış bir hale gelmeye başlıyor artık. Her konuşmamız bir açılış konusu, meclise sokulacak bir yönerge haline geliyor. İyi olan yanlarını daha önce konuştuk, ki bunların çoğu bu kurumlar ile ilgili değildi. Konuşulan her kavramın doğrusunu aktarmak istiyoruz. Çünkü açık kaynaklardan ulaşılabilir artık hemen her bilgi. Ancak bazı bilgileri aktarmak için karşı tarafın da fikrinin açık olması gerekli. Karanlık kapıların kilitleri kurumsalları ayakta tutuyor. -yalnızca esnafın kepenkleri kapalı değil sanırım.-

Her kavram o kadar bireysele iniyor ki, kurumlar ve iktidarlar ile ilgili genel konuşmaktan kendimi alamıyorum. -açıklaman bu mu paşam?- Dünyanın her nimetinin insan için olduğuna alışmak kadar hatalı çok az şey var. Her insanın ulaşabildiği kadar nimet ve zenginlik var. -yani yok.- Ve bu noktada bile bireyin güçsüzlüğü sorun olarak örülmekten çok uzakta kalıyor. Ulaşabilir kaynakların azlığı-çokluğu değil ulaşma yetimizin sınırı tartışma konusu artık. Eksikliğimiz kaynaklardan çok ne kadar alım-ulaşım gücümüz olduğu. Bu durum yalnızca maddi anlamda değil manevi anlamda da kendini gösteriyor. İyi olmak, en azından belli anlarda mutlu olmak zorlaşıyor. Ulaştığımız yalnızca ay sonu oluyor. -doğalgazı açmazsak.-

Kapitalizm, insanların birbirlerine merhamet duymasını engelleyebilmek için yüz yüze iletişim yerine kurumsal kimliklerin iletişimi önceliyor.

Bir Adam Girdi Şehre Koşarak-Tarık Tufan

Kapitalizm kötülemesi yapacak bir konumda değilim. Yaşantımın her alanında aktif rol oynuyor, hayatımı kolaylaştırdığı alanlar sayesinde bu yazı -okunmasa da.- binlerin okuyabileceği bir alanda yayılabiliyor. Ancak, kurumsal kimliklerin öncelendiği gerçeği değişmiyor elbette. Artık her birimiz birer kurumsal kimlik oluşturarak bulunuyoruz yaşantımızda, özellikle de sosyal medyada. O kimlik ile saldırmak ve övmek daha ilgi çekici geliyor. Kimliğimiz gibi yazmıyor kan grubumuz, belki de en kötü halimizin olduğu bir fotoğraf yok üzerinde. Bizi bizden daha uzak ve garip şekilde daha samimi aktaran bir halde. -samimiyet yerlerde lakin göklere ulaşıyor yankısı.- Orada kurulan hemen hiçbir cümleye birey olarak bakmıyoruz. Bireyin etkilenmiş fikirleri olarak seziyoruz. Ve etkilenecek kavramlar arttıkça da o bireyin profili ve varlığı kurumsallaşmaya başlıyor. -kartvizit tasarımı da yapılır.-

Bu noktada bir de kurumların bireyselleştiği bir evreye giriyoruz. Her marka ve kuruluşun reklam yüzü olarak konumlandırdığı birisi oluyor. Siyasi partilerde de durum farksız. -daha önce de aynıydı, tarih markalı ayna çok etkili.- Orada yer alan figürlerin savaşı ile yönetiliyor gibi ülkemiz-ülkeler. İktidar-muhalefet arasındaki gerilim değil de bireylerin atışması ile ilerliyor tüm süreç. Ve her bireyin karakteri ve yaptıkları hakkında hakaretler o kadar dorukta ki, ülke yönetme çabası değil birbirlerine karşı bir karalama kampanyasının içinde gibiler. -aynı şey değil mi?- Bu figürler ile kurumsal kimliğini yansıtan hiçbir parti de tüzüğü olduğuna inandıramıyor gençleri. Gerçekten anlaşılır, tüzükteki maddeleri ülke için faydalı, evrensel hak ve özgürlüklere uygun. Tüzükte de bireylerin kendi ideolojilerini aktardıklarını hissediyor insan. -okunuyorsa bir yerlerde herhangi bir tüzük.-

Düşünmeden konuşmak ve iletişim eksikliği o kadar arttı ki, politik kavgaların sebep olduğu kavgalar aldı başını gidiyor. Kutupların sayısındaki artış doğal olmayan bir soğukluk getiriyor artık ülkemize. -espri değil, değil mi? korkunç.- Bir insan olup olmadığı sorgulaması, belli ideolojik ve fikirsel sorgulamaların ardından geliyor. Her çevre kendi içinde elitist bir hal almış durumda. Kendi aralarında, aynı fikir ve düşüncelerle, aynı konular hakkında bildikleriyle konuşuyor ve tartışıyorlar. Farklı olarak görülen fikrin yapıcı noktalarının olmadığı düşüncesi hakim. Yıkıcılık hep karşımızdaki fikirlerden soruluyor. İktidarda olan derdinden muhalefeti, muhalefette olan derdinden iktidarı suçlu buluyor. Kurumsal kimlik zarar görmesin diye herkes itinayla suçlanıyor. -ve herkes sütten çıkmış. ak kaşık çalınmış.-

Aynı evde, yan yana ve birbirine tamamen yabancı olarak yaşamak, feci bir şeydi. Halbuki bu yabancı onun anasıydı .

Kuyucaklı Yusuf-Sabahattin Ali

Kurumsal, bizi hiçbir zaman yakınlaştırmak istemedi. Farklılıklarımız iyi ki var, onlar için daha da iyi kiydi. Dün bugünkü için, bugün de yarınki için intikam sebebiydi. Daim bir kaos, toprakları ev bilmiş herkesi yabancılaştırıyordu. Zorluklarla başa çıkma şekli KHKlar ile mümkün kılınıyordu. Sistemin değişeceğini savunanlar da aynı şekilde başa çıkacaktı. -üçüncü tekil, birincil yaşayan.-

Kurumsal İktidar, temsili bir düzenin. Adı iktidar olmak zorunda değil, gücü kullanma çabasının karşılığı. Güçsüz toplum oluşturarak dikta kurma çabasının özrü. -sana özür dileten düzenin karmaşası.- Dün hakikaten yaşandı, herkes hata yapabilir, bazen iki kez düşünmek gerekir ve dolar 8.15₺. -yahut bir gece ansızın.-

Yoğun gelişmeler, fotoğraf ve videoya tekrar başlamak, ışıklı bir gün. Adımlarım benden bağımsız ama mutlulukla işliyor. Daim olmayacağını bilmek de güzel, daha dolu yaşatıyor. -güzel şeyler biter, üzücü de değil aslında.- Yazılacak, çekilecek çok şey var. Konuşmak pek yetim değil, yolculuk için yeterli yabancı dilim. -pek sevilmiyor pozitifliğim.-

Vetabii bir şiir karalaması da aşağılarda. Okunmak üzere hazır-nazır. Bugün Zaytung seslendirmesi yok, en kısa sürede başlayacak tekrar. Bugüne de Derinden bir güzellik ile ses olayım, uzun bir aranın ardından. Kurulu düzenler daim var olacak, yıkım için çaba var olanı geliştirmeye dönerse kıymetlenecek. Yarına adımınız gücünle büyüyecek. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Adımın.

ilave

barış, kırık beyaz
anlatısı güzeller içinde
güzeli. kararmış elleri, toprak
kurumakta ceset için. takibi adına
açılmış davaların. dağılmış kavramları
evrenin, tartışılması mubah
ölüme dek
cennetin

kul, yok bekçisi
seyri uzaklardan, sığ bakışları. mühim
hikayelerin çocukları, daim saat on
iki. fikrin sarsılmaz
temsili adı. beşikte süsleri
yüzleri kirlenmekte

bıçak, demir ahlak
mühim konular hakkında kısa
açıklaması. ilaçlar henüz doğrultmamakta
fikirlerini. karanfil için mezar arayışı lakin
yıkım erken, kıyamet geç
sökülmedi henüz düğüm

Yaşımın Doğruları

Olur olmaz şeylerin üzerine durmayacakmışım. Böyle emrediyor ilerleyen yaşım.

Süreyya Berfe

Doğruları sorguladığım günleri yaşadığımı defalarca dile getirdim bundan önceki yazılarımda da. Bu sorgulamanın içindeyken bir yandan da yaşımın, cinsiyetimin, okuduğum bölümün, anne-babamın maddi durumunun doğruları ile yüzleşiyorum. Yeterince yetmiyor sanırım sorgulamalarım belli kesimlere. Kimliğimin oluşmasını isterken bocalamaktan ileri gidemiyorum zihnimde. Yaşımın sene sene değil de aylık büyümesini istiyor çevrem. -ailem değil aslında.- Yahut ruh halime yakıştırmıyor yaşımın 21 oluşunu. Kendimi anlatırken dahi yaşımın diliyle konuşmam gerekiyor. Rüyamı anlatırken, bir şarkı dinlerken, susarken -ki çok sevilir hükümetlerce konuşmayan genç nesil.- ya da konuşurken… Her eylemimin yaşım ile bağdaşması gerektiğini hissediyorum. Aslında hissettiriliyor. Tanıdığım ve yaşıtım olan insanların farklılıkları daha da sorgulamaya yönlendiriyor. Çocuğu olan da var, işsiz kalanı da, benim gibi okuyanı da. Yaşım yüzyılları temsil ediyor. -çeşitlilik artarak seyri alem ediyor.-

Bu hissin en çetin noktası da düşüncelerimi ifade etmem ile başladı aslında. Kendimi ve fikirlerimi dile getirirken kullandığım dil, üslup ve tavrım ile uyuşmadığı takdirde cahil yaftasını yemem zor olmuyor. Bildiğim bir konuda bildiğimi söylemeden espri yapmam da aynı yola çekiyor. Bilgim ile aynı yükseklikte olmam gerekiyor sanırım çevrem adına. Ne kadar bilgiliysem o kadar uysal ve sessiz kalacağım hissi uyanıyor. Akıllarında hapsolmuş bir kavramı biliyorsam kesin suçluyum mesela. Bilgili olduğum iddiası ile söylemedim aslında. -değilim.- Kendimi açıklamam bile belirli kesimlerde bu düşünceyi uyandırıyor. Her ne kadar doğru insanlar ile konuşmanın, düşüncelerini dökmenin daha doğru olduğuna insansam da; fikirlerimin sorulduğu herhangi bir ortamda da dile getirmek mutlu ediyor. Bir kişi bilgilenir diye değil -ne haddime?.-, ben farklı bir düşünceyle karşılaşırım ümidiyle. Yaşımın, bilgilerimin önüne geçmiş olmasına sinirlenmeye devam ediyorum. -çıkar yol çok uzun.-

Kendi hayatımın içinde tanıştığım çeşitli fikirdeki insanların yaşını sorguladığımı hatırlamıyorum mesela. Belli düşüncelere erken ulaştıysa, okuduğu ve dile getirdikleri beni etkilediyse ona gıpta ile baksam da; neden kendisini yorduğunu, bunlar için erken olduğunu, zamana ihtiyacı olduğunu dile getirmiyorum mesela. Varlığına sözle dahi olsa müdahale etmek kimin haddine ki? Biz gençleri hayattan soğutan en önemli noktanın da bu olduğunu düşünüyorum. -tüm gençleri temsil etmiyorum asla, haddime değil.- Yaşımız ile değerlendiriliyor oluşumuz. Neler yaptığımız, nerede olduğumuz, amaçlarımız ve uğraşlarımız dinlenmiyor. Daha doğru ifadeyle; ülkemizin içerisinde gençleri dinleyen kitle çok çok az. Dinleyen bir topluluk bulduğumuz zaman kendimizi ifade edebiliyoruz. Ancak, özellikle ülkesi içerisinde yalnızca fikir ve çalışmalarıyla hareket eden bir gencin kâle alınma ihtimali çok ama çok düşük. Halen daha ”Sen Kimsin?” gibi sokak jargonuyla ilgi çekilmeye çalışılıyor. -onun cevabını da dinlemiyorlar.-

Süreyya Berfe ile aynı sorunlarımın olması garip hissettirdi. -sağlam şairdir, haddimeyse.- İlerleyen yaşında ona söylenen bu ifade, benim her zaman geriye doğru gittiği düşünülen yaşımda da söyleniyor. Korkularım ve sevinçlerim sınırlanıyor. Hemen her inanışta her insana duyulan saygı kavramından dolayı eleştirilebiliyorum. İnsanları ayırmadığım için fırça yiyebiliyorum. Bunların hiçbirine de cevap vermemem bekleniyor. Yalnızca ben değil hemen her genç yaşıyor üstelik bunu. Yasa 18 diyor ama evlilik ve maddi özgürlük gibi kavramlar olmadan -ki yetmiyor asla, son model bir de çakarlı araba.- umurlarında olmayı geçtim konuşmama bile ağız eğerek bakıyorlar. -yazma yolu özgür, buraya uğramıyorlar.-

“Söylesene Sivrisinek. Kaç yaşındasın?”
“Gerçek yaşımı mı, yalancısını mı?”
“Gerçeğini elbette. Yalancı bir dostum olmasını istemem.”
“Öyleyse söylüyorum: Gerçek yaşım beş. Yalancısı altı. Çünkü altı yaşında olduğumu söylemesem okula gidemezdim.”

Şeker Portakalı-José Mauro de Vasconcelos

Yalancı olmaya zorluyor şu anki sistem her bir genci. Kimliklerimizde yazan tarihi bile, varlığımızı bile yalanlamamızı arzuluyorlar. Zamanında başka hükümetlerin yaptığı yaş büyütmeyi, bu kez dinlenmemiz ve ötelenmememiz için istiyorlar bizden. -yine adaletsiz.- Öğrencilik dönemi içinde olan yaşıtlarım için de geçerli değil bu durum. Her ne durumda olursa olsun, çalışsın, baba-anne olmuş olsun yasalardaki yaşı geçmiş olması yetmiyor. Kurulan düzen içerisinde gençlerin yeri; birilerinin onlar hakkında kurduğu alan kadar. Fikirlerimizin 1+1 öğrenci evi kadar dar olduğu kanısındalar. Bir gün sıkıntısını dinlemedikleri gençlerin sorunlarla boğuşması yetmezmiş gibi, bildik tavırlarıyla her yaptığımızı yönetmek istiyorlar. -dikta bir kıran olmaya devam ediyor.-

Bu konuşmalar ve bu yazılanların, aslında benimle hemen hemen aynı düşüncede olan insanlara ulaştığı düşüncesi daha çok sorgulatıyor beni. Kendi içinde sürekli moda konuşan, maddi övgülerle bir arada duran, üstüne üstlük her defasında eleştirdiğim elitist bir durum haline geliyor. Kendin çal kendin oynaya dönüyor. -pardon, konser ve tiyatrolar kapanıyor doğru.- Olur olmaz durumlarda aklıma geliyor bu. Zaten çevremin büyük bir kısmı benim düşüncelerime hakim. Biliyorlar, eleştirip kaygı duyuyorlar ve çabalıyorlar. Neden halen daha adım atabileceğimiz bir alan yok? Ne kadar temiz bir alan olabilir? Kaçımıza etki edebilir? Sorular arttıkça daha da çekiniyoruz adım atmaktan, farkındayım. Ancak, yalnızca muhalif kalmak sanatçılara düşüyor. Olmadan -ki olamayacaksın.- önceki son şanslarımız. -parti kurmayalım, lütfen.-

Benliğimi ve yaşadıklarımı bilen tek kişi benken, çevremdeki hiç tanımadığım insanların dahi beni sorgulamasını anlamakta zorlanıyorum. Okula gidip okulda olanları sorgulamamam isteniyor mesela. Ya da ülkemde yaşayıp yaşanan gelişmeler hakkında yorum yapmamam, ailem ve zaman geçirdiğim çevrem ile aynı düşünmem isteniyor. Hangisi mümkün ki? Oy kullanmamı bile sorguluyorlar. Kime oy attığım kim olduğumdan daha önemli hale geliyor. Kimi yerde gerçekten sevmem bekleniyor, kimi yerde günlük sevmemin daha doğru olduğu konuşuluyor. Kimi yerde ise sevmekten kaçmam gerektiği, henüz erken olduğu konusunda ısrarcı bir kesim var. -sevmekten kaçmak?- Eylemlerime değil yalnızca, hislerime dahi kalıp dikmek hoşlarına gidiyor. Düzenin içinde düzensizlik çıkaracak tek kesimin gençler olduğu düşüncesi hakim. Çünkü, düzenin sürdürülebilir olmasını da onlar sağlıyor. Adımlarımız takip ediliyor her an. Ancak, sorun ve sıkıntılarımızı dinlemek için kırmızı halılar serilmiyor. -pardon, turkuvaz.-

Dünyayı yerinden oynatacak bir güç buluyorum kendimde, ama neylersiniz ki yaşım daha yirmi bir ve çok yalnızım.

Vadideki Zambak-Honore De Balzac

Aslında çok yalnız değilim. Tamam, dünyayı yerinden oynatacak ifadesi çok iddialı ama benim de elimden gelebileceğini düşündüğüm şeyler yok değil. -fazlasını istesem de.- Kaç yaşına kadar bu düşüncede olacağım bilmiyorum ama, bilinçli bir insan için yaş kavramı önemini yitiriyor. Beslenme, çalışma koşulları gibi detaylar önemli evet. Bahsettiğim şey, çaba ve uğraşlarını yaşına göre değil, bilgisine göre idame ettirebiliyor oluşu. Gençken de daha ileride yapılmasına toplumun alıştığı işleri yapabiliyor. Daha ileride de gençken dinlenmesi gereken -kim demiş!- şarkıları dinleyebiliyor. Doğru ve yanlış kavramlarının içinde ufacık bir yeri kaplıyor yaşım. Kendimi yaşımla ifade edebileceğim bir dönemin geleceğini düşünmüyorum. Hem hiçbir zaman çocuk bölümünden de giyinemedim. Yaş ile aram pek iyi değil. -çok komik! sözde yazar.-

Derinlemesine bir analiz yapma isteğim pekişti bu yazıyı kurgularken. Daha önce bahsettiğim Arayüz Kampanyası ve Simurg Derneği gibi içerik ve çabası olan toplulukları ile iletişime geçme, fikirsel olarak gençlerin dinlendiği ortamları araştırma çabası içindeyim. Geçirmeye çalıştığımız ömrün içinde her bir an kıymetliyken, ”Hele bir işe gir, düzelir her şey.” gibi kavramların basitliğine sıkışmak itemiyorum artık. Mezun olunca geçecek herhangi bir durumun içinde değiliz. Kurtarıcı bekledikçe; mahkum olduğumuzu daha da hissedip, kurtarıcı sandığımız insana bağlanmaya başlayacağız. Çabanın ve emeğin, okumanın ve empati kurma yeteneğinin sözde yüceltildiği bir ortamda dahi durumlar bu haldeyken, herhangi bir gencin dinlendiği ortamlar az, yorum yaptıkları mecralarda yorumları kapanıyorken nasıl bir yol izleneceğini çok merak ediyorum. Kapılarını ranta değil gençlere açan herhangi bir kurum, devlet kurumu olacak mı sorusunu sormak bile yoruyor. Cevabı çok açık. -düşüncelerimiz de.-

Düzenli bir hayatı arzu etmeye başladıkça daha duyarlı bir çevre isteği uyanıyor. -mümkün değil!- Çelişkili fikirleriyle çocukların yapabileceği, onların düşünebileceği şeyleri atlayan onlarca hatta yüzlerce yönetici varken; aynı çocukların ileride geleceği yeri ve bilgili hallerini düşünmeden yermeyi seçiyoruz. Bir gencin yardımda bulunması suç oluyor mesela; sağlık yardımını maddiyat verince olduğu kabul ediliyordu. Yapanın bakan olması sorun yaratmıyordu mesela. Görmüyordu çünkü. Hem yaşı da yerindeydi. -yerinde sayıyordu.- Ya da çocukken kullandığımız laf sokma sözleriyle ideoloji yarıştırılması heyecanla karşılanıyor. İdeolojinin başlangıcı olmasa da kabul görüyor, doğum tarihi ile de yüceltilebiliyor. Kendine bir şey katmaması eleştiri oklarının odağı olmuyor. Aslında yaşımızın doğrularını belirleyenler henüz herhangi bir sorgulama yapabilme kapasitesinde değiller. Sorguladıkları başkaları ve özellikle de gençler oluyor. -karşı partilerden sonra.- Yalnızca siyasi olmasa da bu eleştirilerimin karşılığı, ilk başta o kesime olduğunu yadsıyamam. -çok umurlarında emin ol.-

ne kadar ölüme ilerlese yaşım
işe bak
o kadar çocukluğuma yakınım

Böyle Bir Sevmek-Attila İlhan

Ne kadar ölüme ilerlese yaşım? Bazen seçme isteği uyanmıyor değil. Gençliğimden bıktığımdan değil, genç olduğumu yeni yeni fark ediyorum. Bana genç diyenlerin hiç genç olmadığına gerçekten inanıyorum. Benim yaşadığımın bir ütopya hatta şu dönemde yaşadığım için bir distopya olduğuna eminim. -isterdim nazımla karşılıklı oturup daha kötü şair oluşumu hissetmeyi.-

Yakınlık ve uzaklık ile ilgili değil aslında ölüm. Herkesin korkusu artık ölmek. İstemiyorlar güzellikleri kaçırmayı. Bazen bilinç normal düşünebilme yetisini kaybettiriyor. Geleceği bilmek ile bugünü yaşayamazdın. Geleceği bilmeden gelecek hakkında çok rahat konuşuyorsun halbuki. Yaşın ilerledikçe de gelmediğini görüyorsun. Ne yapıyorsan bugün, yaşının doğruları bugünlük. -sonrası yanlışları konuşulur.-

Evde geçen bir gün. Okuma, dinleme, seslendirme biraz, izleme ve anne ile yemek hazırlama. Okul da var, online diye tabir edileninden. Okumalarım güzel ilerliyor ne mutlu ki. Ne kadar yansıyor bilmesem de yazılara. Seslendirme ve haftalık seri hakkında gerekli açıklamaları da avukatım yapacak. -yavaş ilerliyor. başka soru almayacağım.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 54. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Bugüne bir üçlü seri ile ses olayım. Siyasiyabend, evet. Yaşınızın kaç olduğu pek mühim belli kaynaklarca. Önemli olan adımlarınız. Yol herkesin, köprüler bizim değil. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Yaşın, Adımların.

yıldız dağı

pas, ihtiyar çaba
enkazları artmakta doğallıktan uzak
afetlerin. çoğulun konuşmadığı konulara
hakim. tavanını iyi bilmekte misal, düştüğü
günler hatrına. kurtuluş ilanı
girdiği son savaş
yenilgi

oku, bilmeden inanış
kapısı açık hücresinden
duymuyor yaşama dair. çağın insanı
olmadığı. hem hayat boyu figüran.
yüzü hatırında. çokça derin anlamlar, ifadesi
yalnız sevinç. inanmakta toprağın
ev sahipliğine
.mümkünse.

gölge, cehennem izi
güz çok sonra gelir, elleri daim
güneş. belgeler ıslak, kilit. hem
ziyaret kısa. mahluk olduğunu unutmak
isteği ilk. tutmuyor baş harfleri adının
sessizlikte konuşmaya.

Zaytung 54. Gün Ses Kaydı.

Bilinç/Altı ve Koleksiyoncu

Bilinçaltı korkunçluklarla, fesatla dolu bir lağım çukuru değildir. Kabuslarla kaynaşan karanlık bir lağım çukuru da değildir. Sağlığın, hayal gücünün, yaratıcılığın pınarıdır bilinçaltı.

Ursula K. Le Guin

Aydınlanmasını yeni yaşadığım, üzerine okumalar yapma isteği oluşturan bir kavram ile uyudum dün. Netflix’te yer alan Koleksiyoncu: Ruben Brandt animasyonunu izledim. Animasyon filmler hakkında inceleme ve araştırma yapma isteğimin ilk eseriydi. Anlamadığım o kadar çok yeri oldu ki, izlerken aklımda ”Tam benim kafada çekilmiş.” düşüncesi uyandı. -tabii ki daha kaliteli bir kafayla çekilmiş.- İçeriğin görsel sanatlar ile ilgili olması, ünlü tablolar hakkında detaylı bir eser olması, hakkında çok bilgi sahibi olmadığım animasyon tarzındaki detaylar beni çok etkiledi. Bir o kadar da boşluğumu hatırlattı aslında. -aslında unutmuyorum.- Hikayenin detaylarına girmeyeceğim, amacım; bana tekrar hatırlattığı bilinçaltı kavramı hakkında kıt olan bilgimle merakımı dile getirmek. -yalnızca dilde kalmamasını sağlamak bir yandan da.-

Uğraşlarım içinde ve kendime ayırdığım zaman içinde en az dikkat ettiğim kavramlardan biri olduğunu fark ettim bilinçaltımın. Filmin etkisi ile sorgulamalara girişsem de; bir anda ortaya çıkan değil, şu an beni oluşturan hemen her şeyin bütünü olduğunun farkındayım. Nelere düşkünüm, yalnızca okuduğum için mi bu alanda üretmeye çalışıyorum, küçükken yaşadığım hangi olay beni etkiledi? gibi sorgulamalar değil bunlar. Sorular ile de kolay kolay cevaplanamaz sanırım. Okuma ve araştırmaya itme sebeplerinden biri de; daha önce bahsettiğim meditasyona olan ilgim. Bilinçaltımı kontrol edebilme yetisine yakın bir deneyim yaşadığımı hissediyordum. -hislerim bazen güçsüzleşiyor.- Filmin içinde kaldığım süre boyunca uzaklaştım bu histen. Kendi bilincimin beni nereye yönelttiği sorgulaması açığa çıktı. -boşluğa sanırım.-

Bu kavram ve insanın etkilenme durumlarının daha çok araştırılması ve okunması ile bir yazı kaleme alma isteğim de var. Neden şu an yazdığım ise bir merak konusu benim için. Etkilendiğim bir filmin yalnızca senaryo yahut teknik olarak etkilemesi değildi bu. Onunla beraber bir araştırma isteği uyandı. Filmin semboller ile anlattıklarına çok odaklandım. Tekrar tekrar izlemek için okumalarımı ve tablolarla bağımı artırmam gerektiğini fark ettim. -her şeyi anlama isteğim korkunç.- Bu bilinç ile sorguluyorum artık bilinçaltımı. Gördüğüm birkaç rüyanın neden bu kadar etki ettiğini, halen unutamadığımı sorguladım hatta. Hiçbir zaman bitmeyeceğini düşünüyordum bu bilmeme halimin. Film ise bana psikoterapinin ve araştırmanın etki edebileceğini gösterdi. Kurgusal ve distopik ögelerle de olsa, izleyen tarafında bıraktığı etki bu yönde oldu. -yahut anlamadım.-

Alıntının gücünü ilk okuduğumdan beri çok seviyorum. Bir yandan da, okuduğum ilk anda neden araştırma yapmamışım ki daha fazla diye düşünüyorum. En etkilendiğim yazarlardan birinden, bilinçaltını merak ettiğim bir isimden bu sözleri duymak; bilinçaltıma daha çok yönelmem gerektiğini hissettirdi. Bilincimin dahi farkında değilim aslında tam olarak. Bilinçsiz bir tavır değil elbette, her düşüncenin haklı yanlarına olan düşkünlüğüm sorgulatıyor beni. Sonunda kendi doğrularımın nereye varacağı merak uyandırıyor. Heyecandan çok tedirgin bir merak. -gelecek için de geçerli aynı durum.-

Yalnızca organik hayatta değil, zekanın işlemesinde de bilinçaltı olayları büyük bir rol oynar. Zihnin bilinçli hayatı, bilinçaltı hayatının yanında pek az bir etkiye sahiptir.

Kitleler Psikolojisi-Gustave Le Bon

Okunacaklar listesine bir kitap daha eklenirken; bu alıntı ile de daha önce karşılaştığımı hatırladım. -çok şey kaçırmışım.- O kadar sorgulamanın içindeyken, bir kaçış olduğunu düşünüyorum bilinçaltı sorgulamasına girmemiş olmamı. Kaçışların verdiği zararları biliyorken bunu yapmış olmamın da bir anlamı yok. Ve sanırım, zararını da tam olarak araştırmaya başladıktan sonra göreceğim. -evet.- Neler kaçırdığımı görecek olmak heyecan uyandırsa da yeniden sorgulatacak beni. Üstelik, alıntıdaki ifadenin gücü ile daha da zorlanacağım. Şu an olduğum ya da olamadığım insanın bilinçaltına girme gayretinde olacağım. Nereye kadar gidecek? -daha doğrusu nereye kadar dayanabileceğim.-

Filmin içindeki sahnelerden biri ve çözüm bölümü ile daha da düştüm bu olaylara. 25. karenin etkisinin farkındaydım ancak, çoğu zaman olduğu gibi, sanat yolu ile bunun aktarılması çok daha etkili oldu kendi adıma. İzleme alışkanlıklarımın ciddi bir listesini oluşturma isteği uyandı içimde. Yalnızca filmler yahut diziler ile sınırlı değil şu dönemde. Hepimizin haftalık video izleme ortalamasında en önemli alanı sosyal medya içerikleri kaplıyor. Çoğu videonun süresi kısıtlı olsa da bıraktığı etki ve paylaşım alanı çok genişleyebiliyor. Bir paranoya ve her şeyden nem kapma durumunda değilim aslında. -yeterince kaptım sosyal ikilem ile.- Elbette günlük kullanım içinde çok fazla şey ile karşı karşıya geliyoruz. Ne yazık ki bu içeriklerin incelenme ihtimali de yok denecek kadar az. Sansüre bir istek de değil bu. -yanlış anlaşılmama çabam yoruyor.- İçeriklerin kimlerden geldiğini bilmeden düştüğümüz bir ortam olduğu bir gerçek yalnızca. Bilinçli kullanım durumuna geliyoruz yeniden. Bilinçli olmadıkça bilinçaltımız daha da etkilenecek. -hemen her konuda.-

Zihnimi zorladığımı düşünmüyorum uzun zamandır. -utanmaz.- Bu bir kara bağlama oluşturmasa da, yaptığım uğraşlara ayırdığım zaman dışında çok eksik kaldığım hissi oluşuyor. İçimde biriken gelecek kaygısını bastırmaya çalışsam da -ki hiçbir anlamı yok.-, zihnimin tamamını kapladığını daha da net fark ediyorum. Bilinçli olma isteği, her an aktif ve tüketimden çok üretim yapma çabası içinde olmanın artısı kendime kattıklarım. -uğraşıyorum yalnızca, gerçekler farklı olabilir.- Bu artının bilincindeyim ve huzurum yerinde. Gelecek kavramının gerçekten mümkün olmadığı fikrindeyken, ondan kaygı duymam düşündürüyor. Hislerim ile kurabileceğim bir yaşamım olamayacak sanırım. -çabam azalmayacak yine de.- Mutlu olduğum, en azından rahatsız hissetmediğim bir uğraşın içinde hayatta kalma isteği yalnızca. -her genç arzuluyor bunu.-

Aslında dış yaşantılarım çok fakir olduğu için, herkesin büyük bir titizlikle sakladığı bilinçaltı zenginliklerimi açıkça ve utanmazca kullanarak bitirdim.

Tehlikeli Oyunlar-Oğuz Atay

Kullandığımın bilgi olduğunu umuyorum halbuki ben. Daha doğru ifadeyle; utanmazca kullandığım bir bilinçaltım var mı onu bilmiyorum. Kendi hissettiklerimin ve amaçlarımın karşılığını yaşadığım hissiyle hareket ediyorum. Biliyorum ki bunları besleyen bir bilinçaltım var ve hemen her şey orada. Saklı değil, apaçık. Çirkinliklerim, basitliklerim ya da başarılarım ve çabalarım. Hepsi orada. Bulma isteğim, bilmeden yaşamak istemememden sadece. Ki bu sadece çok dolu bir ifade. Titizlikle de sakladığımı düşünmüyorum. -saklıyorum.- İçimde yaşadığım şeylerin de sebebini ve başlangıç noktasını öğrenmek istiyorum. Bilinçaltımın ne kadar bilinçli olduğunu merak ediyorum aslında. -korkmuyor değilim.-

Bilinçaltının en güçlü üretim kaynağı olduğunu söyleyen de pek çok isim var. İlk alıntıdaki ifadeler ile ölçüşen, bir sorun değil kaynak olduğunu ifade eden çok ciddi yazılar mevcut. Bu detaylar beni daha da sürüklüyor araştırmaya. Bitecek bir kaynak olup olmadığı, yalnızca kendi tecrübe ve araştırmalarım ile mi geliştiği yoksa daha dışarıdan müdahaleye de açık olup olmadığını merak ediyorum. Tahminlerimin doğru çıkmasını bir yandan istiyorum aslında. Bir yandan da, dışarıdan müdahale ile var olması durumunu biraz garipsiyorum. İkinci el bir yaşam sürme durumundan kurtulmak daha yaşanılır geliyor artık. -hoş, hep böyle olmalı aslında.- Duraksadığım anların da harekete geçeceğim anların da seçicisi ben olmalıyım. Ki daha net görebileyim yolumu. Bilincim ile hareket edeyim. Ancak, bilincin de bilinçaltı ile oluştuğu gerçeği ile yüzleşiyorum. -yüzüm pek görülesi bir hal almıyor.-

Bazı gerçekleri erken fark etmek, büyüme hızına olan etkisiyle inanılmaz güçlü. Kimi için yaşamasaydım düşüncesi oluşsa da, hayatımda yaşadığım hemen her olayın erken başıma gelmesi mutlu ediyor. -kayıplar dışında. ki değiller kayıp.- Bilinçli bir birey olduğum düşüncesine götürüyor beni. Olaylara bakış açımdan yaptığım uğraşlara kadar da genişliyor bu durum. Bunlar övgü de değil. -zaten olamazlar.- Kendi farkındalığımın geldiği yerleri merak ediyorum bu yüzden. Merak ifadesini çok kullandığımı biliyorum ancak, beni en çok harekete geçiren his olduğunu da unutamıyorum. Çizgisel olarak ilerlediğim bir plan ve düzenim var; bu düzenin nereden geldiği, bir film ile neden beni kendime getirdiği, yaptıklarımın nereye evrileceği… Hepsi merak. -öğrenilmesi çok da mühim olmayan.-

Düşünce bahçemizde hakimiyet kurmadıkça bilinçaltı zararımıza çalışacaktır.

%100 Düşünce Gücü-Jack Ensign Addington

Ne zaman kurmaya başladım tam anlamıyla bir hakimiyet? Düşüncemin ifadesini doğru yapabiliyor muyum? Bilinçaltım zararlı çalıştığı için mi şu anki uğraşlarım ile hemhalim? Sorgulamalarım sebebi olduğunu bilsem de; beni tam anlamıyla nasıl etkilediğini bilmemek etkiliyor. Zihinsel olarak yorgunsam sebebini daha net fark etmek, rüya kavramının özgürlüğüne daha da kapılmak isteğindeyim.

Dünü de yarın edebiliyorsun. Günün anlamlandırılması için dilinden dökülenler ile eylemlerin çok çatışıyor. Bilincin kontrol mekanizması içinde korkaklık içinde yaşam. Devreye giren bir de bilinçaltı olduğu zaman, kendini kontrol edemediğini daha da net fark edeceksin. Ya korkacaksın yahut ayak uyduracak. -ikinci el yaşam, fiyatları dolara rağmen makul.-

Uzun bir gün, bolca okuma, güzel müzikler, birkaç güzel sohbet. Filmin etkisi ile haftalık seri ile ilgili yeni düşünceler geldi. Seslendirmeye ayırdığım bir vakit olamıyor, üzüntüm çok. Düzenlemem gereken ses kayıtları beni dinliyor sadece. Videolara için de durum aynı, heyecanım artsa da biraz odak eksikliğim oluşuyor.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 53. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Bugün için Denizdeyim ile ses olmak istiyorum. Güçlü bir ekipten güçlü ve naif bir şarkı. Peyk, dinlenir, çokça. Bilinçli bir birey olmanın yetersizliği ile üzülmeyin. Bilinçli olmanın kurallarından sanırım. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Üzülme.

seven yahut kör

çınar, kesime uygun
çocukluktu. sessizlik ürkütücü karanlık
kabus. yoktu çevresinde aydınlık, yüzler
asılı duvarda. ağlamak ölümcül. çok
sonra ölüm doğmaz ağlayınca
anlaşıldı

fırça, gereksiz sanatçıya
huzursuz saflığı, kalmadı göğün
renkleriyle düşünceli. karşısında hep
yumrukları. elleri açık, olmaz düşünceleri
sırasıyla yaşama isteği. vurulmakta
sevdiği. yazılmamışken tek satır
duyardı

gelir, gider hemen
parmaklarında maviliği, değil sanki
uçurtma. evrenin gerçeği çok
izlenen sansürlü. asılı fotoğrafında
seçilmez güzelliği. neden kavga, neden
sevda? cevapları
kusurlu

Zaytung 23. Gün Ses Kaydı.

Ötelemek

Ertelemek, ötelemek bile bir maharet istiyor, bense o derece mahir değilim.

Büyük Kederler Küçük Öyküler-Ali Lidar

Boşluk. Kendi boşluğumu daha da net anladığım iki gün geçirdim. Üzücü günler değildi ancak içimdeki boşluğu tarif edemeyeceğim. -korkak.- Kendime verdiğim sözlerden birini daha gerçekleştirememiş olmanın boşluğuydu. İki gece yazamadım Aysar’a. 2 gece. Koca 48 saat. -yazmadım, yazamadım değil.- Ne olursa olsun boş geçmemeyi, her gün yazmayı arzuladığım blogda iki günü es geçtim. Hevesim kırılmadı, artık böyle devam edeyim ya da ne olacak canım demedim. Hiçbirini demedim ama yine de psikolojik olarak yaşadığım zorluk yetti. Yazamama sebep olan şeyler ile yazıyı dağıtmayacağım. Vakit ayırabilecek kadar sakinleşemedim, ilk kez mental ve fiziki yorgunluğa yenildim. -mağlubiyetlerim artıyor.-

Bu sürecin bir karşılığı olup olmadığını bilmesem de, ötelemek kavramının verdiği zararları yazmak istedim. Kalbimdeki üzüntüyü biraz olsun azaltır umarım. -hayır.- Neden her gün yazmak bu kadar önemli sorusunu ilk kez bu iki günde sormadım. -yazmadın, ondandır.- Öneminin bilincinde olsam da her gün sormak mutlu ediyor. Yaptığımı ancak böyle söyleyebiliyorum kendime. Şu iki gün; iş ve arkadaşlarım ile geçen zaman beni mutlu etti. Zümrüdüanka’ya da bir eser yazdım. Kitap okumalarım da eksilmedi. Arttı hatta. Ancak, iki saatlik bir yazım süreci ile o iki günü taçlandırmayı yine de istedim. -isterim.- Öteleme de değildi; biliyorum ki bunu ötelemem mantıklı değil. Kendimi orucunu bozmuş bir niyetli gibi hissediyorum. Sırf bu yüzden de; kendime ek sorumluluklar yükledim Aysar ile ilgili. Yakında olacak buralarda. -haftalık köşe ilk, sonrası kerim.-

Ötelediğim bir eylem olmasa da; ötelediğim diğer eylemleri hatırlattı bana bu süreç. Seslendirme ve okumaları dahil bile etmeden, yaklaşık 100 sayfa yazabilirim. Maddeler halinde, dilime mahkum etmeden hem de. Bunların içinde ilk başta da babam geldi. Ancak, ötelediğim şeyler ile ilgili değil. Öteleyecek bir sözümün dahi olmaması. -yüzlerce şey söylerim aslında.- Hep söylenen ”Başına bir şey gelirse anlarsın kıymetini, yaşanmamışlıklar o zaman koyar.” sözünü her zaman hayatımda uygulamaya çalışsam da, maddesel olarak yaşayınca ancak hayat olabiliyor sanırım. -gerek yoktu halbuki bu kadar gerçekliğe.- Kısır bir döngüde olmadığını kanıtlıyor evren. Hiçbir zaman ötelemediğini kendi eylemlerini. Kendine en saygılı şeyin o olduğunu. Bir acının yahut mutluluğun yaşanma şekli kadar hayatın devamlılığını ifade eden bir şey yok. Ötelersek bu duyguları; gerçekten kaybettiğimiz hiçbir şey olmadığını düşünmeye devam edeceğiz. -kendimi kaybederken.-

Sanırım ben de mahir değilmişim bu konuda. Alıntıdaki samimiyet ile kızıyorum kendime. Aslında kızgınlığıma sebep benken herhangi bir gelişme olamayacağının da bilincindeyim. Hem o derece mahir olmayı da istemezdim. Ötelediğim hemen her şeyin yapıldığını izlediğim bir biyografi filmi izlemek isterdim mesela. Paralel evrende de yapmıyorumdur, biliyorum. Bir yerlerde yapılmışına rast gelmeyi çok isterdim. -aslında istiyorum halen.- Ne olacağını görmek ve merak şu anda kızdırıyorsa beni; o zaman neye kızacağımı ve neden üzüleceğimi görmek isterdim. Yine de buralarda aciz bir insan olmak daha çok hoşuma gidiyor. Acizliğe sığınıp daha önce eleştirdiğim; ”Ben de böyle bir insanım işte!” düşüncesi ile yazmıyorum. Gerçekliğin içindeki acizlik kadar acizim. -yeterince.-

Ölmeden yaklaşık on saat önce bana şöyle dedi: “Sen haklıydın, ertelemek doğru değil. Şimdi kafamdaki tüm sorularla birlikte ölüyorum. Unutma, bütün tavsiyelerim yanlıştı. Sen haklısın, hiçbir şeyi erteleme. Kafanda bir soru belirdiği zaman, yanıtını en kısa zamanda bulmaya çalış.”

Ölmeden Önce Ölünüz-Osho

Kitap isimleri ile kurduğum bağların en önemlilerindendir bu kitap. Yazmanın uyandırdığı heyecan ve bilmemezlik gibi yaşam da. -çok minimalize.- Yazdığın zaman yorumlatma özgürlüğün ve bu işin senin adına iyi isimleriyle hasbihâl etmen mümkün. Yaşamda bunu ancak kitaplar ile sağlayabiliyoruz. Yazı yazmadan iyi yahut kötü olacağını bilemiyorsun. Kötü olduğunu yine okumadan da bilemiyorsun, okudukça oluşuyor edebiyat. Yaşamadan, yaşamımızın kötü olacağı hissineyse çoğu zaman kapılıyoruz. Emin olacağımız en son şey iken yaşamak. -hatta her şey sonuncudur. biz galip kılarız emin olmayı.- Kafamızdaki sorulara aradığımız yanıtların bir cevap anahtarı yok, olmayacak. Bulduğumuz zaman bile ”Neden daha erken ulaşmamışım?” sorgulaması ile kendimizi yemeye devam edeceğiz. -yahut kurtlara bırakacağız en güzel yerlerimizi.-

Uzun zamandır takılıyorum öteleme kavramına. Hayatımın basit bir anında dahi -ki neyin basit olduğu da net değildir.-, en zamansız anlarında bile hiçbir şeyi ötelememeye gayret ediyorum. Bu gayretim eylemselden çok duygusal ve düşüncesel olarak dile getirmek oluyor. Yahut eğlenmek. -ağlamayı uzun zamandır öteliyorum.- Hislerime karşı çok yalnızlaşıyorum. Hissimin galip gelmesi için karşıma hiçbir rakip çıkmayacağını düşlüyorum her defasında. Olumlu-olumsuz fark etmeden. Seviyorsam sevilmediğimin dile getirilmeyeceğini kurguluyorum. Bu gerçekleşse de sorun etmiyorum çünkü asıl karşılaşma kendimle aramda oluyor. Gerçekliklerimi dile getirmek için kuruyorum bu hayali rakipleri. Kendimi ortadan kaldırarak inandırıyorum o hissimin mutlaka dile getirilmesi yahut yaşanması gerektiğini. Galibiyet yalnız karşılığında olumlu bir hediye ile mümkün olmuyor. -olumlu gördükten sonra her şeyi.-

Ömrün kıymetli olduğunu fark etmek geç oluyor sanırım. Duygusal ve mental olarak kendimizi toparlayacak an ve olaylardan uzaklaşıyoruz git gide. Duyduğumuz her kelimeden nem kapmaya, bize dokunan bir şey olmasın yeter düşüncesiyle hareket etmeye kadar evrildik. Hata yapmayı dahi öteleyebiliyoruz. -ki maharet ister.- Yirmili yaşlarda deneyimlememiz gereken olayları o kadar geç hayatımıza dahil ediyoruz ki, hayatta kalma şansımızı zora sokuyoruz. Maddesel olarak diri kalabiliriz, ruhsal olarak yığıntı haline gelebiliyoruz. Olgunluğumuzdan seçimlerimize, insanlara bakışımızdan hayat görüşümüze kadar her şeyi etkiliyor bu durum. Kimliğimizi öteliyoruz aslında. Duygularımızdan ibaret olmadığımızı, fiziksel olarak ayakta kalmanın yeterli olacağı kanısındayız. Çaba ve emeklerimizin mental varlığımızdan daha önemli olduğu çok az durum var. Ancak ölüm-kalım meseleri dahil olabilir buna. Ruhumuzu ve duygusal varlığımızı kendimize kanıtlamadan ilerleyeceğimiz tek yer oluyor diploma, evlilik, çocuk ve bilumum rutin yaşamsal faaliyetler. -belki onlarla saf güzellik bulunuyordur. deneyimlememe tercihi için teşekkürler.-

Vakitlerini iki iş arasında bölüştürürler; kendilerinin yok olma anını ertelemek  ve telaşlı bir çaba ile, kendi türlerinden olan başkaları için bu anı çabuklaştırmak.

Sorgulayan Denemeler-Bertrand Russell

Çoğumuzun yaşadığı ortam itibariyle özgür diyebileceğimiz bir yaşamı olmadığı gerçek. Özgürlük ile mutluluğa erişilemeyeceği de. Bir rutin içerisinde ilerlerken, o yaşanılanların rutin olduğunu anladığımız an bir reaksiyon vermemiz gerekiyor. Henüz bilinçli değilsek dahi bir karar almamız, onu uygulamak için de rutinimizi bozmamız gerekiyor. Truman Show’daki hikayeye dönüştü, farkındayım. Oradaki hikaye kadar kurgu bir rutini yaşıyoruz aslında. Daha erken sorguladık sadece; kim bizi yönetiyor, bu rutini kim oluşturdu ve seyircileri kim? Erken sorgulamamız, ne yazık ki, erken bir cevap alabildiğimizi göstermiyor. Yine de, filmin yapabildiğini yapabilmek konusunda özgürüz. Fikirlerin rutinde kalması mümkün değil; evrenin buna izni olduğunu sanmıyorum. -izleyip gülüyor sanırım.-

Bu rutin yaşam içerisinde, kendimizi sınırlandıran eylemlerin yeterliliğini sorguluyoruz üstelik. Kaç yaşında hayata atılacağımız ve hayatın doğumda başlamadığını düşünmemiz arasında ciddi farklar oluşuyor. Rutinden sorgulamaya geçiyoruz. Kısa bir an dahi olsa o sorgulama, ömrümüzü şekillendirebilir. Kaza ve kader kavramlarına inancın bu düşünce ile zıtlığı da yok diye düşünüyorum. İrade ve karar mekanizmasının varlığı ile insan olabiliyoruz. Kararı verilmiş bir davanın sanığı olarak yaşama devam etme fikri pek iç açıcı gelmiyor. Sorgulamanın kazandırdığı özgürlük alanı içinde yaşama çabasına girişiyoruz bu sayede. Özgürlüğün ertelenmesi ne kadar yavansa, yarına ertelenen her şeyin de hayattan erteleniyor olması o kadar yavan. Kimliğimiz doğar doğmaz çıkıyor, onunla birlikte atılıyoruz hayata.

Kusursuz olma çabasına girişiyoruz çoğu zaman. İmkansızlığını bilsek de yapıyoruz bunu. İlk adımının her zaman için en azından kendimize saygıdan geçtiğine inanıyorum. Kendimize saygının alanının genişliği içinde kaybolmadan, hislerin temsil ettiği bir yaşam olduğunun farkında olarak ilerlemek doğru geliyor. Elimizden tutan ilk ve son kişinin anne-babamız olacağını düşünerek. Bir adım dahi ileriye yalnız kendi çabamız ile gidebileceğimizi bilerek. Erteledikçe kaybettiğimiz basamaklar artıyor. Yükselme çabasında olmasak da, merdivenlerin nereye çıkacağını bilemeyiz. Yahut aşağı inen basamaklar ile hayatı daha net görebilmenin ihtimali diri. Olmayacak olan tek şey insanların ”Ol!’‘ demesiyle bir gelişme olması. Fikirlerin doğumu büyük bir çaba ve birikimin sonucudur. Ona ihanet ile kusursuzluğun ilk adımını dahi atlamış oluyoruz. -paytak adımlar ile ilerleyemeyiz.-

Sonuç adına şimdiyi ertelemek, yaşamı ertelemektir.

İnsanın Acısını İnsan Alır-Şükrü Erbaş

Sonucun tadına hiçbir zaman varamayacağız üstelik. Üzerimizdeki toprağı göremeyeceğiz. Kiminle yan yanayız bilmeyeceğiz. Unutmak isteyeceğimiz yahut tekrar yaşamak istediğimiz bir cenazemiz olmayacak. Ertelediklerimiz ile yaşamış olacağız ömrümüzü. Hayatın devam ediyor oluşuna şahit olamayacağız bile. Hayatta yalnızca bir ömürlük ömürlük özgürlüğümüz olduğunu fark edemeyeceğiz. -etsek dahi kaçınılmaz son. ve evet, uymadı kafiye.-

Saat, durmayan bir zaman göstergesi dediği gibi Atay’ın. Durmayan ömür, insanlar, duygular, hisler. Duran ancak iyi bir soyadı olabilir. Ötelemek de ancak fiziğin konusu. Sana hizmet eden kavramlara köleleşmek ile çözülmez hiçbir şey. Sen bile çözülemezsin. Sen bile gerçekten bir ömür geçiremezsin. -gerçekten bir ömür, ötelenmeyeninden mümkünse. yağsız.-

İki hatta üç koca gün. -tekrar hatırlanması yazmamanın.- 22 saati iş yerinde, uzunca bir süresi dostlar ve anne ile, bir süresi de okuma ve izleme ile geçti. Zümrüdüanka’ya eser tamamlandı, içime sindi. Dilimin sevgi ve aşktan uzaklaşmış olduğunu daha net fark ettim. Fikrim ve eylemlerin değilken garip hissettirdi. Haftalık serinin başlangıcı bu hafta sonu olacak, heyecanlıyım.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 52. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Bugün için de sorgulamalarımı eser ile ifade eden bir eser ile ses olayım. Bilmem Şu Dünyaya. Siya, evet. Eksilmiyor onlara sevdam. Yolda öğrenilen bilgiler ile büyüyoruz. Büyümenin durmaması için ertelemeyin biletinizi. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Erteleme, Biletini.

esirgenen

asit, intihar çabası
çocukluktu, hatıra eski. kumda
yanmıştı yüzü. ateşle ilk yüzleşme
fukara bahanesi, yalnız elma yetişir
toprağı ertelemekte. güneşe ihtiyaç
duymaz, gece daha akça görünür
yüzün

mevzi, hücreye özlem
yağmur daha azimli. bulutları eflatun
gösterir gözleri. kusurların neden
kayboluşu? içinde evrenin yalnız
tek varlığın. üzülmüyor samanyolu
hem, çirkinleşmekte arzun

araf, tecrübeyle bilinen
mürekkep harcamadan tarifi
bakış malum. gölgeler kadar saydam
varlığın ile mümkün kılma isteği ölüm-süz
takvim. sevileni söylemek, utan
sesinin titremesinden. örgütlenmedi
bu kez kalbin

Zaytung 52. Gün Ses Kaydı.