Yüzeyde Boğulmak

Ömrüm bitmeden tüm dünyanın, en azından gördüğüm kadarının resmini yapmak istiyorum; yüzeyde bir şekilde değil derinlemesine, özünü yakalayarak.

Yazmak Üzerine-Ernest Hemingway

Uzun zamandır sorguladığım, son zamanlarda daha da açığa çıkan bir kavramı yazacağım bugün. Her gün okumak ile çözemediğim, iyi şeyler okuma çabamla sonlandıramadığım, derinlemesine düşünceler ve dertlenmek ile de varlığından bir şey kaybetmeyen bir sorgulama bu. Yüzeyselliğim. -derinlemesine okumadım hiç kendimi.- Bu durumu yazdıkça daha da çok hissetmeye başladım. Kullandığım dil ve üslupla bağlantısız olarak; yazdıklarımın yanında kendi bilgilerimi sorguladığımı, bu sorgulamaların da bir türlü beni tatmin etmediğini görüyorum. Hayatım içinde de yüzeysellikten uzaklaşma çabamın, aslında beni bir yere götürmediğini düşünmeye başladım. -henüz yeniyim bu konularda.-

Yüzeysel bilginin sığlığı ve ”Biliyorum.” düşüncesiyle insanı araştırmaktan uzaklaştırmasından korkuyorum en fazla. Yıllardır üzerine koymaya çalıştığım bilgi ve tecrübelerimin boş olduğu düşüncesi ile yazıyorum. Bu düşünce gerçek bir düşünce mi yoksa sorgulamalarımın bir sonucu mu emin değilim aslında. Kendi bilgilerimi ve yaptıklarımı dahi sorgulamaya başladım. Dostluklarımı, sevgi duygumun nerelere evrildiğini ve kalıp kalmadığını da. -var daha, yetecek kadar ömrüne.- Bu durumun sebeplerini az da olsa kestirebiliyorum. Yine de, kendimden emin olamadığım sürece yaşama bağlanma ihtimalimin azlığının da sorumluluğu var. Bu sorumluluk bir yere götürecek yahut beni olduğum yerde bırakacak. Yüzeysel olarak bildiğim konuları biliyorum, araştırma çabam da var. Ancak, hangi konuda tam bir bilgi dağarcığım var? Hiçbirinden emin olamıyorum. Her araştırma ile üzerine koymaya devam eden bir girdap. -belki henüz girmedim bile.-

Bu sebeplerden en önemlisi olarak düşündüğüm şey; sürekli farklı uğraşların içerisinde olmam. Yalnızca tiyatro ile uğraşmıyorum. Yahut edebiyat adına değil tüm ürettiklerim. Seslendirmen olma çabam da var. Hem müzik ile de bir geçmişim ve olmasını istediğim bir gelecek… Hangisini çok daha iyi yapıyorum diye bir sorgulamada ise, ömrüm boyunca hiçbirini hakkıyla gerçekleştiremeyeceğim fikri doğuyor. Bir öz güvensizlik hali de değil bu durum. Farkındayım kendi irade ve azmimin bana çok şey katacağına, devamlılık ile de tatmin olabileceğime. Yine de, fikirsel olarak çok yoğun ve dolu olan kimliğim, hepsinin üstesinden gelemiyor sanırım. -halen gelmesi için umut besliyorum.- Elbette yalnızca bu uğraşlar ile dolmuyor kimliğim. Hemen herkesin yaşadığı; maddi zorluklar, gelecek kaygısı -güya dolu cvim.-, sürecin zorluğu ve kayıplar ile de doluyorum. Bilgiden değil ama hayatımın bu kadar içinde olmasına rağmen ömrümden uzaklaştırılıyor gibiyim. -yahut sebep buluyorum yalnızca.-

Yüzeyde bir şekil değil. Ben, yüzeyde yalnızca bir şekilim. Kimse için ifade ettiğim başka bir kavram yok. Özelliklerim herkesin gördüğü kadar. Alıntının devamı ve kitabın bütününün etkisi ile; ömrümde kıymet verdiğim en önemli şey kendi hayatım oluyor. Yine ben yapmak istiyorum. Çabalamayı, zorluklar varsa onlarla başa çıkmayı, başa çıkamasam da yanlarında huzurlu olabilmeyi, ömrüme katılan diğer ömürleri anlamlandırmayı istiyorum. Yüzeysel bilgim ile bu ne kadar mümkün, orası sanırım halen bir muamma.

İstesen de istemesen de bizler yalnızca yüzeysel merakları olan, aykırı, uyuşuk, hıyar herifleriz.

Otostopçunun Galaksi Rehberi-Douglas Adams

Bu bölümle ilk karşılaştığım anı hatırlıyorum: Çok anlamlı, ifade gücü yüksek ve etkileyici gelmişti. -yalnızca bu kadar mı?- Ergenlik ifadesini kütüphane ortamıma pek yakıştırmasam da; o dönemlerin içindeyken bu tarz söylemler güzel geliyordu. Kaçışın mutluluk ve rahatlık getireceği düşüncesi vardı sanırım. -kaçacağım ne vardı ki?- Kitabın geneli beni halen çok tatmin etse de, bu bölümün bıraktığı etki çok değişmiş. Yüzeysel meraklarımın halen varlığının farkındayım. Ancak bunun yalnızca dile getirilerek ve ”Ben de böyleyim işte!” gibi bir dille ifade edilmesi beni rahatsız ediyor. Yüzeyselliğimin daha da artacağını hissediyorum. Korku olarak değil de, kendimden emin olmamakla ilgili yeniden. Hıyar gibi bir herif olabilirim belki; bunun farkındayken harekete geçmezsem soğurum kendimden. -belki orası daha güzeldir. değildir.-

Bu düşüncede olan ve bunu söylemenin de cool görünmek olduğunu düşünen çok insan var; çevremde ve hemen her yerde. Bilincin tam olarak anlaşılmadığı, yine yüzeysel kalan başka bir kavram olduğunu hatırlatıyor bana. Kendi sorgulamam ve yüzeyselliğim bitmeden insanları eleştirmem doğru mu bilmiyorum. -doğru.- Yine de; yalnızca ülkemizde olmasa da, yüzeysel bilgi ve hayata karşı yüzeysel bakışı çok gözlemliyorum çevremde. Maddi-manevi hemen her konuda da sürüyor bu durum. Kimliklerimize yakıştırdığımız bir kavram haline geldi. Aslında, geldiğimiz noktanın bir sonucu olduğunu da düşünüyorum. Bu duruma alıştırıldık biraz da. Yıllar boyunca gördüğümüz yüzeysel yöneticiler ve kitleleri etkileyen sanatçı-ünlü -ki arasında oldukça fark var.- insanların durumu; bizleri de yüzeysellik ile var olabileceğimiz düşüncesine götürdü. Bilinçli bir yaklaşım bu sorunu çözebilirdi belki. Ancak, bilinci dahi bu yüzeyselliğe dahil etmekten geri durmadık, durmadılar. -durmayacaklar.-

Özellikle sosyal medyanın iyice yaygınlaşması ile; yalnızca televizyon ekranlarında gördüğümü kişileri, olayları, sorunları ve güzellikleri yakından takip edebilir konuma geldik. Bu durumun neticesinde ise; özellikle maddiyat ve tanınırlık olarak ciddi bir seviyede olan insanların ne kadar sıradan, yüzeysel ve değerlerden uzak olduğuna şahit oluyoruz. Bu durum yalnızca o insanlardan uzaklaşmamızı sağlamıyor. Ne yazık ki bir yandan da bizi yüzeyselliğin dibine sürüklüyor. Adalet gibi daha derin bilgi gerektiren konular dahi olsa yine de yorumlamak ve araştırmadan hüküm vermek konusunda ustalaştık. Suçlu-suçsuz arayışı yahut açıklaması yapılabilecek bir konu olduğunu düşünmüyorum. Bu durumu biz istedik de diyemem, kolay bir kaçış olur. İstemeyip hayatına dopdolu devam edebilen insanların varlığı ürkütür hem.

İki tür doğru olduğunu söylemişti Bohr; karşıtları kesinlikle yanlış olan yüzeysel doğrular ve karşıtları da kendileri kadar doğru olan derin doğrular.

Sofi’nin Dünyası-Jostein Gaarder

Bu ikilemin içerisindeyim biraz da. Kendi yüzeyselliğimi bu kadar anlamlandıramam. Varlığımı temsil eden her şeye hakim olmak istiyorum. Hakim olduğumda da güçsüzlüğümü anlamak istiyorum. Bir öğreti ile hakim olamayacağım bir evrenin içinde olduğum kanısındayım. Doğru olan bilgiyi de sorgularken bir yandan, odaklandığım uğraşlarım ile ilgili bilgi sahibi olmak için uğraşıyorum. Tüm bu istek ve çabaların neticesinde de hiçbir şey bilemeyeceğim kadar az yaşayacağımı hatırlıyorum. Yarın sonlansa da aynı yetmiş yıl daha sürse de. -ki en fazla o kadar.-

Yüzeyselliğin her alanda basitlik ile eşdeğer karşılıkları oluyor. -mış gibi yapmanın devamı olarak katılıyor hayatımıza. Bilmediğimiz bir konuda, kulaktan dolma yahut ufak bir internet araştırması ile konuşmak rahatlatıyor sanırım. Konuştuklarımızın karşılığında bir cevap ile karşılaşmak istemiyoruz genelde. Bir cevap gelirse de yorumlama çabamız devreye giriyor. Bilmediğimiz konuda yorum yapmak da, ölümü bilmeden onun hakkında konuşmak kadar basitleşiyor. Ömrünün bir bölümünde yüzeyselliğin yeteceğini düşünürken, tamamen yüzeysel bir ömre sahip birey olabiliriz. Hiçbir bilginin tam karşılığını, inceliklerini öğrenmeden yaptığımız konuşmalar yoruyor bizi. Bilmemenin kutsallığına karşı geliyoruz. Onun gücü ile harekete geçmektense yüzeysel bilginin kandırmacasını yaşamak tatmin ediyor. -tatminsizliğim artıyor.-

Karşıtları da en az kendileri kadar doğru olan bilgiler görmek mutlu ediyor mesela. Sanırım, bilginin tek doğru yahut tek bir araştırma ile olamayacağının iyice farkında varıyorum. Bu durum tatminsizlik ve her an cahil olduğum düşünceleri ile yeyip bitirse de beni; yüzeysel olduğumu sürekli yüzüme vurup aydınlatıyor beni. Oldum demenin güçsüzlüğü ile karşılaşmamak güzel geliyor. Hoş, 21 yaşında ne kadar olmuş bir birey olabilirim orası da ayrı bir muamma. Hayatımda sürdürebileceğim uğraşlarım ve merak duyduğum gelişme ve kavramlar ile ilgili konular için çabalıyorum. Onların içerisinde olmak, yalnızca yüzeylerinde kalmamak isteğindeyim. Mümkün mü? Neden olmasın? -olmaz denmez ki.-

Gizlisi saklısı olmayan her şeyin ortalıkta yaşandığı, samimiyetsiz, hiçbir zorluğu olmayan, kolaycı, yüzeysel ve sade taklitten oluşan bir hayat…

Eylül-Mehmet Rauf

Hangi hayat? Nerede bunlardan uzak bir hayat mümkün? Sanırım ancak içimizde. Korku ve mutluluk bilincinin oluştuğu ilk andan itibaren; yüzeysel bilgi ile yaşadık bu duyguları. Korkularımız ve mutluluklarımız içinde bizi gerçekten yaşatan çok az şey oldu. Yüzeysel bilinç ile değil de gerçek bilinç ile kendimize bakabildiğimiz ve sorgulamalarımızdan korkmadığımı ilk an kurtulacağız yüzeysellikten. -sonra şükredeceğiz halimize.-

İyi çalışılmış bir provadan dönmüyoruz. Ömrümüz yarın da başlamayacak. Bu prova neticesinde bildiğimiz sahnelere çıkmayacağız. Yarının ömrünün en güzel gün olmayacağına garanti yok. En kötüsü de olabilir. Kendi boşluğunda boğulmadan önce boğulmamalısın yüzeysellikte. Elinden tutan olmaz, elinin hangi partiye oy attığı sorgulanıyor orada halen. -hem apolitik ellerin.-

Okumaya az zaman ayrılan, annenin diş ağrısı ile üzen ancak geçince mutlu olunan, İzmir’in güzelliklerini anne ile tekrar tattığım güzel bir gün oldu. -okuma azlığı dışında. onsuz güzellik eksik.- Yarın iş, pazar yeniden iş. Akşamları biraz muhabbet. Hafta başı yeniden seslendirme yoğunluğu ve okumalar. Haftalık seriyi düşlüyorum. -gözlerim yeterince açık.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 51. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Bugüne, Ömer Abi’nin de çok sevdiği bir eser ile ses olayım. Dumanın Deli’si ile. Güzeldir, aşıkane bir dili vardır. Yüzeyde daha kolay yüzmek. Ama zoru görmeden nasıl başaracaksınız ölümü? -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Başaracaksın.

memleket fazlası

yerel, cahil sanılan
sorularına değinmez anlatıcı görünümlü
dal-kavuk saltanat özeni. birikim
yapma gayretin için asgari ücretin
zam-mı? biri kim? yapma
uğraşı içinde kalkınma
muhalefeti

dikta, beyaz saray evrensel
peronlar arası burjuvazi. gerekli
görülen yerlerde yasa. hem
eşdeğer caz yapma diyen
zihniyetle. kurulu düzen
arayışı kurulları içinde
kamuoyunun

kör, devrim yalnız komünizm
sözünü esirge ki adresin
fişlenmesin. yeterince zor ay sonu
koleksiyonuna eklenen hangi örgüt? elini
doğru kaldırman için tapınaklar, yalnız
pusula da örgütten

Zaytung 51. Gün Ses Kaydı.

Yeterince

Kendi arzumla yaklaştığım için bir uçurum görüyorum, kıyısından kaçmayı kesinlikle istemediğim bir uçurum. Bir an için uykusuz gecelerimin her zamankinden de daha katlanılmaz hale geleceğini düşünüyorum, ne de olsa artık somut bir derdim var; gönlümü kaptırdım.

Aldatmak-Paulo Coelho

İnsanlığın varoluşundan bu yana ortada olan bir kavram için yazıyorum bugün. -yahut ben öyle inanıyorum.- Diğer yazılarda da değindiğim ömrümüzün basitliği ve ömrümüzün içine aldığımız zamanın hepimiz için kısa oluşu; bizleri daha az uğraşan ve çabalayan insanlara dönüştürdüğü gibi, daha çok çabalayan, uğraşan, emek veren, anın kıymetini fark eden hatta kendi ömrüyle yetinmeyip başka insanların ömrüne de emek veren insanlar haline getiriyor. -emir altında çalışmak kölelik, orası ayrı değil.- İkinci kısımda isek eğer, ömrümüze sığdırdığımız ve ömür sonunda da sona ermemiş dertlerimiz oluyor. Okulumuz, maddi imkansızlığımız gibi bireyselliklerin yanında; tecavüzler, cinayetler, çocuk istismarları, liyakatsiz yönetimler, torpil gibi çevremizi de ilgilendiren konularla da dertleniyoruz. Bu dert öyle ağlamalarımızı arttıracak kavramlar değil. Harekete geçirecek dertler. -varlıkları güzel.-

Her kesimin dertleri olduğuna inanıyorum. Bugün, ülkemizdeki her yaş ve her statüdeki insanının derdi var. Kimimize anlamsız gelse de, ”O da dert mi?!” diyeceğimiz şeyler de olsalar -ki denmemeli. ayıp.-, her insanın yaşadığı dünya tek katmanlı değil. Bu dertlerin bireysel tarafları beni biraz yormaya başladı. Bir arkadaşımı yahut dertli bir insanı dinlerken yorulmuyorum. O durum çok kıymetli. Kendi dertlerimi kendime anlatırken -evet, yapıyorum bunu.-, kendimden soğumaya başlıyorum. Yukarıda ayıp dediğim cümleyi kendime kurabiliyorum. -ayıp değil.- Zorlu kelimesine karşı ön yargılarım oluşmaya başladı. İstemesem de bu durum böyle. Zorlu bir hayatım, çokça derdim olsa bile yalnızca onlar için çabalama fikri korkutuyor beni. Kendi dertlerimi daha hızlı çözüme kavuşturabileceğimin farkındayken üstelik. Türk Lirasının değerini arttırmak mesela, çok daha zor. -benim dertlerim dolar karşısında daha değerli sanırım.-

-trajikomik esprinin yeri değildi.- Bu korkunun bir sonucu olarak, kendi dertlerimin üzerini örttüğümün de farkındayım aslında. Güçlü görünmek gibi bir çabam yok. Başka dertler, daha çok insanın etkilendiği dertler ile kurduğum bağ güçlü görünme isteği uyandırıyor. Biliyorum ki eninden sonunda bir kenara attığım sıkıntılar ve dertler ile yüzleşeceğim. Bir protestonun ortasında dahi olabilir. Arkadaşımın sorunu hakkında konuşurken de. Propaganda amaçlı bir yazı hazırlığı için kitap okurken ya da. Beni en olmadık anda bulacaklar. Onların sabrını ölçüyorum sanırım. -ki sabır taşı değiller.- Bu durum en azından şu an için, başka dertler ile dertlenmemi ve çözüm üretme çabamı engellemiyor. Biraz da bu yüzden aynı şekilde devam ediyorum. -yahut kaçmayı sürdürüyorum.-

Ne de olsa somut bir derdim var. Bu sevinç kadar saf bir sevinç ile çok az karşılaştım. Başarı kadar kıymetli görüyorum bunu. Bilinçli bir aydınlanma. Uykusuzluğu da anlamlandırarak, neden uyumadığını değil de neden uyuduğunu sorgulayarak. -halbuki dinlenmek? yok.- Hiçbir zaman da geri dönemiyorsunuz o sorgulamadan. Yirmi bir yaşımda olsam da bu konuda ısrarcıyım. Bir dert ile dertlenmenin gücü, insanın ömrüne sığdırabileceği en büyük güç oluyor.

Ey Tanrım aşk adına aşka kıl tutsak beni
Bir an aşk belasından eyleme ırak beni

Azaltma derdi benden dermanım derdim olsun
Yani aşktan yandıkça aşka daha yak beni

Leyla ile Mecnun-Aziz Nesin

Dermanım derdim olsun. Bu çabanın bir mahsulüyüm aslında. -evet, çok kazıldı toprağım.- Alıntının bütünü de çok güzeldir bu arada. Aşkın güçsüzlüğünü görüyorum bu bölümü okudukça. Daha fazlası için ancak duanın çözüm olabildiği. -ki çözümdür.- Yine de, insanın derdi ile bütünlüğü ve ona duyduğu saygı; kendisine duyduğu saygı ile eşdeğer oluyor. Ondan ne kadar koparsa o kadar azalıyor, yitiriyor saygısını. İsterse yalnız başına, bir odada dertlensin; isterse topluluk önünde haykırsın derdini. Anlatamadığı her dert için çıkıyor ortaya yeni dertler.

Burada dert kavramını da sağlıklı bir şekilde görmem gerekiyor. Beni amaçsızlığa sürüklememesi, kendimden uzaklaştırmaması, yaşadığımı hatırlatması, her şeyin ve benim de, dolayısıyla karşıma çıkacak herhangi bir insanın da mükemmel olamayacağını anlatıyor. Dert, bir yara olmuyor bende. Yara elbet kapanır, kendi kendine de iyileşir. Zaman, ilacı olabilir. Dert daha gayb işi geliyor. Varlığı kesin olan bir gayb temsili. İnsan gibi, çiçekler gibi, ölüm gibi. Somut olarak temsili mümkün değilken de varlığı kesin. Dertsiz bir dünya kurgusu çok ütopik hatta distopik kalıyor. Mümkün olmayacak güzellikler yerine, sonucu mümkün olan bir dert sahibi olmak daha insancıl geliyor. -biri bin ederek.-

Derdin insana kattığı sorumluluk algısı daha sürekli bir algı. Yirmili yaşlara gelinceye kadar edindiğimiz hemen her sorumluluk toplum ile bir arada yürütülen, kul ve vatandaş olmanın getirileri olan, sorgulanmamalı olarak gördüğümüz şeyler. Ancak, dert sahibi olunca gelen sorumluluklar; direkt bizim seçtiğimiz, sonucunun farkında, yapılmazsa olacakların bilinciyle harekete geçiren şeyler. Bu yüzden güçlü. Hangi düşüncede olursak olalım, fikirsel olarak geliştikçe kazandığımız dertler; benliğimizi, ailemizi, çocukluk anılarımızı, yaşama bakışımızı şekillendiriyor. O ve onlarla daha da dönülmez bir yola giriyoruz. Yolun anlamı yeniden artıyor. Yolun çakılları daha çok batıyor. Bu yüzden de çakılsız alana doğru adımlarımız hızlanıyor. -mümkünse.-

Üç derdim var birbirinden geçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Üç Anadolu Efsanesi-Yaşar Kemal

Bu konuya girmeden olmazdı. -olmadı.- Kendi adıma dertlenirken bu üç derdin ikisini eliyorum halen daha. Ölüm, yalnızca o hayatta kalabiliyor. Diğer iki kavram, uzun zaman canımı sıkmış olsa da, daha hızlı üstü kapanır cinsten. Yoksulluğu tam anlamıyla yaşamadım, böyle görmemin sebebi budur belki de. Ancak ayrılık, dert edindiğim bir konu olmaktan çıktı uzun süredir. -kendimden ayrıldığımdan beri sanırım.- Ayrıca, alıntıdaki bölümü tekrar okuyunca biraz daha derinleşti sözleri. Bu üç derdin yalnızca birer olay için kullanılmış olması fikrine ulaştım. -yanlış bir seyahat olmuş olabilir.- Yoksulluk için halen geneli kapsasa da; yalnız bir ayrılığı ve yalnız bir ölümü temsil etmesi daha da güçlendirdi. -yalnız bir de çok felsefi geldi. özür dilerim.-

Bireysel dertlerden uzaklaşamıyorum yine de. Yukarıda anlattığım onca şeye rağmen, toplumsal dertlerin gücüne rağmen kendime dönüp duruyorum. Zaten, kendim dışında herkesin derdi makul geliyor. -bu kadar da kopulmaz.- Duygulardan dahi soğuduğum fikrine kapılıyorum. Ama yine de onlar, varlıklarıyla bana ulaşmaktan geri durmuyorlar. -sağ olsunlar.- Burada; aşk, ayrılık, sevda gibi daha bireysel dertlerin basite indirgendiği düşünülebilir. -ben mi? yapmam canım öyle bir şey.- Aslında anlatmak istediğim bu değil. Halen daha kendi yazılarımda sevda, ayrılık etkilerini görmekten mutlu oluyorum. Onlar bir ediyor beni. Bir insan kılıyor. O duygu ve bireysel dertler, her zaman sanatın en etkileyici yanları oldular. Devam da ediyor bu durum. Yalnızca, bu durumun yanında daha çok insanı ilgilendiren dertlerin azlığından yoruluyorum. -uyuyunca gün geçiyor yalnız.-

Biliyorum ki bireysel dertlerinin dahi farkında olmayan, dertlerini düşünmeyen yahut onları sonlandırmak için çabalamayan bir insan daha çevresel dertler için hiçbir efor sarf etmeyecek. Her şeyde olduğu gibi burada da başlangıç yine insanın kendini bilmesi oluyor. Dert sahibi insanlar olmak güzel, dertleri paylaşmak da, dertler için çözüm üretmek de, dertsiz kalmanın bir dert olduğunun bilinci de güzel. Hangi hikayenin içinde görürsek kendimizi onun bir oyuncusu oluruz. Kendi hikayemizde daha çok yahut daha az dert barınabilir. Başkalarının dertleri sorun gibi görünmeyedebilir. Gerçeklik ölüm gibi aslında. Aynı haneden değilsek anlayamıyoruz etkisini ve kıymetini.

Fikir mi? Bende fikir çok. Zaten işin zorluğu da burada. Benim derdim budur. Hiçbir zaman bir tek konu düşünemem. Aklıma en aşağı beş konu gelir. Aralarından birini seçerken de bayağı işkence çekerim…

Briç Masasında Cinayet-Agatha Christie

Benim fikrim çok da değil aslında. Derdimin ne olduğunu anlatacak kadar da net değilim. Burada dert olarak ülke sorunlarını yazmak da anlamsızlaşacak. Hangisini sorun olarak gördüğüm dahi başka insanlar için dert olacak. Ve o da dert olacak. Evet, hiçbir zaman tek konuda düşünemiyorum. Derdim bu mu onu da bilmiyorum. Bin dermana değişmem diyeceğim hiçbir şey de yok. Dermanın dertten daha etkili olmayacağını biliyorum. -yahut kendimi kandırıyorum.-

Sabah gençlik sorunları, ara öğün kaçırılan çocuklar, öğlen kadın cinayeti, ara öğün iki yüzyılın müjdesi, ikindi dolar kurusu, akşam siyasi gaflar, gece daha da şişmek için adaletsiz yargılamalar. Ülke sorunları bunlar mıydı? Her gün için öğünüm değişiyor. Dertlerimin aynı kalması ise korkunç bir gerçek. Doydum yeterince, yeterince yirmi birimde. -ömür dilerim.-

Anne ile filmler izlenen, okumalar yapılan, biraz seslendirme katılan bir gün. Haftalık seri yaklaşmakta, heyecanlıyım. Kusursuz olduğunu düşündüğüm kitaplara başlıyorum. Okumak için. -komik olduğunu sanıyor. af.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 50. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Bugüne yeniden dinlemeye daldığım Merve Kayserilioğlu’nun coverı ile ses olayım. Dinlenir, sesine çiçekler beslenir. Dertleriniz diri kalsın. Dersler kadar çok şey öğretir. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Dertlerin.

kurtaran ekspres

sürgün, mektup hasreti
henüz görülmemiş yerlere bakışı, son
bileti olmadan galataya. ki sevmez
istanbulu, yakışmaz kamburu yedi
tepesine. yenilgi kabulü hem
sonuç yazılı
alnında

kurşun-yahut sevda
sıfırı tüket, ömrü? çocukluğu
komünist rejimin dönemleri. elma
şekeri ile sevdiğinin yüzü. hayatın tadı
yahut batışı büyüdüğü
yılların

ellerin, bir de mektup?
umut için yeraltı kaynakları daha
anlamlı, yüzü kirlenmekte yerin
tüller ile kapanmıyor çirkinliği. sır tut
söyleme, çoğulluk ürkütür
/gerçekliği

Zaytung 50. Gün Ses Kaydı.

Toplumsal Bireycilik

Birey olarak ortaya çıkmadıkça, uyuşuk felsefemizden vazgeçmedikçe ve tek tek katkılarımızı insanlardan esirgedikçe bizi kim değiştirebilir? Belki sen de Dünya Bankası’ndan kredi almamızı bekliyorsundur.

Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan-Oğuz Atay

Toplum hakkında yazmak beni ürkütüyor aslında. -yazarken ne çok korkum varmış.- Toplumu oluşturan kavramları çocukluğumuzdan beri öğrensek de onlarla birebir iletişimimiz olmadı. Bir imzalarını alamadık. -her gün imzalarıyla bizi çiziyorlar halbuki.- Temel yapı taşlarının yalnızca toplum ve devlet kavramlarını oluşturduğu düşüncesindeyim. Bugün, toplumumuzun geldiği noktayı hiçbir öğretimizin açıklayabileceğini düşünmüyorum. Millet ve toplum farklı mı, hangisi daha ılımlı ve faşizme yakın değil, kimleri temsil ediyor ve ben kimi temsil ediyorum? Bu sorgulamaların ulaştığı bir yer olmayacak sanırım. Toplumun geldiği yer ile kastım da sadece olumsuzluklar değil. İyi yönde olan gelişmelerin de temel düşünceler ile ifade edilmesini zor görüyorum. -millet de bu açıklamayı bekliyordu, teşekkürler.-

Ürkme sebeplerimden biri de, kendimden kaçıyor gibi hissetmem. -ne zaman kaçmıyorum ki?- Kendi sorunlarımı, toplum sorunlarına bağlamak kolaya kaçmak gibi görünüyor gözüme. Sorunlarımı oluşturan şey yetiştiğim coğrafyaysa dahi buna bir sorun olarak bakamam. Varlığıma küfür ile aynı şey olur. Ailemi seçme isteği kadar garip kalır. Ben, kimliğimi bulma çabası içinde bir genç olarak eleştirebilir yahut olumlayabilirim toplumu ve coğrafyayı. Bu minvalde düşününce de, kendi varlığımın topluma hiçbir katkısı olmadığı düşüncesine kapılıyorum. -bunu arzuluyorum, gerçekten.- Ben ne yapabilirim ki? sorgulaması içindeyim sürekli. Aktivist bir düşünce ile yazmıyorum. Öyle de yazabilirim ama bu durum çok daha bireysel bir düşünce. Neyi değiştirebilirim sorgulaması kadar karmaşık. Bireysel kimliğime sövdürmeden, ailemi başka insanların garip kurgularına dahil etmeden neyi gerçekleştirebilirim? -üstelik onlar da toplumun bir parçası. bir.-

En güncel konulardan olan sosyal medyanın gücü de toplumun geldiği noktalardan biri aslında. -hemen her toplumun.- Sosyal İkilem yazısında değinmeye çalıştığım bireysel krizin getirdiği toplumsal etki; bizi doğru bilgiden ve yorumlama yetisinden uzaklaştırıyor. Kriz anlarını yönetmek üzere hayattayız. -isteyip istemediğimiz muamma tabii.- Bu kriz anlarını yönetmek yerine, faydalanmak yahut daha kötüye gitmesi için uğraşıyor gibiyiz. Bu durum, iyi niyetli olsak da başımıza gelebiliyor. Sosyal medyada bir insanın tekrar yargılanmasını sağlayabiliyoruz, bu çok güzel. Ancak, yargılanmayacak insanların da bir daha insan içine çıkamamasına sebebiyet veriyoruz. İyi niyetli olsak da, dediğim gibi. Sürecin bu kadar etkili olması, herkesin ”Biz attırdık onu içeriye!” gibi söylemlerle harekete geçmesi de, herkesin bireysel bir toplumcu olmasına evriliyor. İyi yanları varsa da kullanmak için bekliyoruz sanırım.

Bizi kim değiştirebilir? Bu sorunun ve alıntının geneli için konuşulacak çok şey var. Ama yazılacaklar konusunda emin değilim. -yazamıyorum demiyor da!- Dinlenmeyen telefonlar ile, sadık insanlar ile konuşulabilir saatlerce. -yahut yalnız başına.- Elbette kaçmayacağım yazmaktan ama fikirlerin sansüre uğruyor olmasının bile esprisinin yapıldığı şu günlerde, değişimi başkasından beklemek; hele de topluma bu sorumluluğu yüklemek büyük bir insanlık olur. Toplumun bireye bakışı kavramı gerçek dışı geliyor. Aynı şekilde, bireyin de topluma bakışı söz konusu olamaz. Ancak; fikirlerimiz, düşüncelerimiz, eylemlerimiz, üniversite tercihlerimiz hatta evliliklerimiz dahi bu iki gerçek dışı durumun arasında şekilleniyor. -kurmak lazım ütopyalar.-

İnsan daima fiili durumu içinde alemde ayrı düşmüş bir birey olduğunu hisseder ve dolayısıyla daima kendisinden uzak kaldığını düşündüğü bir şeyle birleşme aşkı ve telaşı içinde, yani bir tür gurbet duygusu içindedir.

Dinlet Tarihi 1-Ali Şeriati

Bu durumun yukarıdaki alıntı ile bağı çok yüksek sanırım. -karşıma çıkan güzellikler, var olsunlar.- Elbette daha dini bir bağlamda açıklanması kabul edilecektir. Ancak, topluma olan gurbetimiz de çok yüksek. Millet olarak birbirimize bağımız, birbirimize duyduğumuz saygıdan daha çok. Bu bağın azalmamasını istiyoruz çoğumuz. Bir futbol maçında, bir milli maçta, uluslararası bir başarıda birleşebiliyoruz. Ancak, başarılar bir anda başarısızlığa dönüşünce de kendimiz dışında herkesi eleştirebiliyoruz. Sanırım bu bahsettiğim gurbet halini seviyoruz biraz. Yalnızca adım atan başkaları olsun, başkaları gelsin bizi bulsun istiyoruz. -kusur.-

Bir yandan da; pandemiye rağmen şu süreçte, toplumla en çok ilişkimizin olduğu günleri yaşıyoruz. Her konuda fikri olan bireyler olarak; artık tek konuda bambaşka fikirler üretmeye başladık. Çabalarımızın daha çok görünmesi için uğraşıyor, birbirimize yardımcı olma gayreti içinde ilerliyoruz. -iki farklı toplumla beraber gibiyiz.- Bu iki amacın da bireysel olan ve olmayan yanları var. Çabamızı gösterme isteğimiz bireysel gibi görünse de, toplumun belli bir kesimine yardımcı olacak bir çaba içindeyiz çoğumuz. -olalım yahut.- Başkalarına yardımcı olma gayretinde de ismimiz ve kimliğimiz önemini yitiriyor. O desteğin karşılığını da beklemiyoruz. Topluma sunulsun yeter. Hangi toplumun bize öğretilen temel yapı taşları ile kurulduğu konusunda sorgulamalarım da artıyor bu sayede. -teşekkürler.-

Elbette her toplumda olduğu gibi tamamen toplumu yok sayan, uzaklaşmak isteyen ve sevmeme duygusu ile yaklaşan insanlar da var. -zaman zaman hepimiz yaşıyoruz bunu üstelik.- Toplumun içinde olduklarını ben unutmuyorum yine de. Bir temsilde -mesela bir sonraki genel seçim.- yine aynı toplum ile iç içe sayılacak ve ayrılmayacaklar. Ayrılamayacaklar hatta. Bunu mümkün kılıp ülkelerinden ve toplumlarından ayrılan insanların hangi toplumu temsil ettiği de sorgulanıyor bir yandan. Evet, başka insanların hayatları hakkında bu kadar düşünceye dalmak makul değil. Ancak, benim eleştirileceğim yahut sevileceğim -ki ikisi de aynı anda mümkün olabilir.-, mesleğim için çaba gösterip değerlendirmeye alınacağım, fikirlerimi sansürlememin makul olduğunu söyleyen de aynı toplum. Burada asıl eleştiri toplum da değil, farkındayım. Eleştiren de eleştirilen de insan. -ne kadar da uzay mahsulü.-

Vatanını, hemen her birey; kendi fikirleriyle yönetil­mek için yaratılmış sanır.

Cenap Şahabettin

İşte bu alıntı dolayısıyla yazılıyor bu yazı. Bu alıntının gücü ve etkisiyle. Geçen yıllarda değişmeyen şeylerin çokluğuyla. -ben doğmuşum o kadar.- Çok doluyum bu alıntıya karşı. Düşüncelerimi doğru ifade etme isteğim de çok dolu. Genel olarak dolu bir süreç yaşıyorum duygusal olarak. -teşekkürler süpermen.-

İlk düşüncem bu alıntıyı okuduğumda, keşke herkes halen böyle zannetse ve bunun için uğraşsa oldu. Çok bireyci bir yaklaşım olduğunun farkındayım. Yine de, düşünceleri ve fikirleriyle keşke herkes farkında olsa hiç kimsenin onun düşüncesini tam anlamıyla yansıtamayacağı ve savunamayacağından. -mış gibi yapmayı en çok uygulayan meslek tiyatroculuk sanılıyor ama benim düşüncem, hayattaki ve toplumdaki gelişmelere ayak uyduran bizler uyguluyoruz en fazla. -bir de siyasiler. maşallah onlara.- Hemen hiçbir gelişmenin bizimle bağlantısı olmuyor, fikirlerimiz o kadar az alınıyor ki; herhangi bir konuda fikir üretmenin anlamsız olduğunu düşünüyoruz. Ve tabii ki fikir üretmiyoruz. Bundan biraz sıyrılıp fikirlerimizi aktarabilirsek de bu kez karşımıza, bize sordukları konuyla bağlantısız gelişmeler sunan bir topluluk çıkıyor. Fikirlerimizi hatta benliğimizi değersiz görmemizin sebeplerinden biri bu olabilir. -bu.-

Bu kez, şu an herkesin bu eylem ile hareket ettiği düşüncesi geliyor aklıma. Ülkenin kurtarıcısı olarak kendini ilan edenler yahut bunun gerçekten bir kişi ile mümkün olduğunu savunanlar. -yahut parlamenter sistemin gidişiyle.- Ülkemizde toplum algısını yıkanlar; o toplum ile başa gelmiş siyasiler oluyor her zaman. -her zaman, yalnız son yirmi yıl değil. korkak bir açıklama, özür dilerim.- Güçlü olduğunu düşündüğüm bir cümleyi bir ara cümle ile yıkmadım umarım. -devam, çok konuşma.- Bu yıkılan toplum algısı da; hepimizin kolay yollara yönelmesi ve toplumsal olarak eksiklerimizi görmemeye, bir yerden sonra da çevremizdeki insanları görmezden gelmeye sebebiyet veriyor. Fikirlerimizin doğru takibi, gelişmeye açık yapılandırmalar ile rahatlayabilecek yapıları yıkmak için var gücümüzle çabalıyoruz. -bir de yerli uçak için on yıldır çabalanıyor.-

Kendi fikirlerimiz ile yönetilen hiçbir şey olmadığını fark ettiğimiz anda, daha bilinçli hareket etmeye başlayabiliriz aslında. Kendimizi ve düzenimizi bile zorlukla idame ettiriyoruz. -yahut yalnız ben.- Fikirlerin oluşum süreci, etkilenilen insan ve kavramların doğru araştırılması, somut olarak işlenebilirliği gibi kavramları atlayabiliyoruz çoğu zaman. Sınırlı bireyler değiliz. Toplum bizi sınırlıyorsa kendini de sınırlıyordur. Ülke sınırlarımızın kısıtlanmasına kadar da gidecektir bu acizlik hali.

Eğer bir hayvan, bir tür, bir birey içgüdülerini yitirmişse, kendine zararlı olanı seçiyor, tercih ediyorsa; ona yozlaşmış derim.

Deccal-Friedrich Nietzsche

Ben de topluma diyorum, kendimi büyük görerek değil; tam şu an olduğum yer ile. Toplumu bireyden soyutlamaya çalıştıkça eksiliyoruz. Bu, dinin ve o dine mensup olan kişinin tanımı gibi olamaz. Bir Müslüman’ın kötülüğü İslamiyetin yahut bir Hristiyan’ın kötülüğü de Hristiyanlığın kötülüğü demek değildir. Ancak, sürekli yenilenen bir kavram olarak toplum; bireyden bağımsız düşünülemez. -düşünülmesin, rica ediyorum.-

Kuyuya atılan Yusuf, manifestosunu yeni yazmış Marx yahut seçimi yeni kazanmış Hitler. Hiçbirinin etkileri bu kadar büyük olmazdı o anda farklı yollara evrilselerdi. -teşbihte hata olmaz ümidiyle.- Toplumları etkileyen bireylerin varlığı mümkün. Toplumun etkilediği bireyler, çok. Toplumun hayattan aldığı bireyler, gün saatinden daha fazla her gün. Toplumun yıkılamaz oluşunun savunulması, toplumsal bireycilik. -fazla subjektif.-

Hafta ortası, okumak, anne ile hasret giderme, seslendirmeye yeniden başlama isteği. Yoğun bir hafta sonu yaşayacağım. -umarım.- Okumalarımı arttırıyorum, sevinçliyim. Tiyatroya hasretim arttı. Okulların açılması için şart oldu maske. -takınız, uzaklaşınız insanlardan.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 49. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Bugüne en güçlü ses olabilecek eser de sanırım Beni Hor Görme Gardaşım olur. Çokça sevilir, güzellikler getirir. Siz adım atmadıkça çok daha heyecanlı ama daha az uğraşan insanlar adımlayacak. Korkularınızı yenin. Söyleyince çok kolay, biliyorum. Gerekirse yenilerek. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Sen, Kokularını Yen.

ateş buyurdu

beyaz, temsil etmek ak
çakılı taş bildi, gençliği
huzursuz ayaklanmaları dışında askerin
gençlikti. ihbara güvercin yakıştırması
savaş için yanlış yalnız kuşlar. pusu henüz
dilini ısıran
çocukluğuna

merdiven, yok yükseğe yakışan adem
barış adı verildi yeni doğan yahut yeni
ölen. harfler ile temsili insan
karmaşasının. zor olduğunun itirafı
gecikmedi. sağın enkazı
ağır, solun daim akmakta
pası

mendil, modernleşti sevgisi
kent bölünmekte kesitlere, sürüler
doğru yolda. yüzünü konuşmak, etkisiz
kalmak sonra. avuçlarında devrim beyazı
yahut henüz ısıtmakta
kızılı

Zaytung 49. Gün Ses Kaydı.

Kısa Yazmak

Umudum her zaman bâkidir ama,
Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun…

Abdurrahim Karakoç

Kısa yazın her zaman daha ilgi çekici gelmiştir. -umarım okumayı sevmiyor olarak görülmem. kaygılarım yalnızca bu minvalde.- Herhangi bir olay, duygu, durum yahut fikri açıklarken kullanılan kısa dil; doğum anını anımsatıyor bana. Aylarca beklemiş, gelişmiş, büyümüş ve sonunda bu zamana göre ufacık kalan bir anda hayatla buluşuyor. Büyümesi ve gelişmesi, insanlara dokunması da uzunca bir süre bitmiyor. -yahut genç ölüm. ki her ölüm genç.-

Yazmak Eylemi’ni okurken biraz da bu yüzden çok etkilenmiştim. Hikayesel olarak film senaryosu da çıkabilecek bir olayı, toplamda üç cümle ile de ifade edebilmek özgürlüğü kıymetli gelmişti. Elbette bu durum her zaman makul karşılanmıyor, bunun bilincindeyim. Kimi zaman yıllarca aynı fikri uzun uzadıya, her seçim dönemi yapılmadığını göze sokarak tekrar yapacağız nidaları da atılabiliyor. -üstelik oy da alabiliyor. evet seçilmiyor, oy alıyor.- Kimi zaman da olayların kısa anlatımı, o olayın kıymetini kaybettiriyor düşüncesi ile uzun anlatım tercih ediliyor. Kıymetin kısa yahut uzun yazıyla değil de, doğru aktarım ve özgün bir dil ile olabileceği düşüncesini de ben tercih ediyorum. -sanırım bu yüzden hiçbir zaman doğru aktaramayacağım.-

Bunu biraz da kısa film sevgime bağlıyorum. Fikrin ve anlatım tarzının, uzunluk ile ölçülemeyeceği düşüncesi anlam kazanıyor. Kısa filmlerden, kimi zaman, uzun metraj bir sanat filminden alamadığım heyecanı ve duyguyu alabiliyorum. -anlamıyorum uzun metrajı demiyor da!- Dilin ve anlatım tarzının kıymeti, imkansızlık ile doğru orantılı ilerliyor sanırım. Daha az ve kısıtlı imkanlarla çekilmiş bir iş, yapım sürecindeki istek ve çaba ile doğru orantılı olarak, büyük bütçeli ve hemen hemen sınırsız imkana sahip yapımlara göre daha ilgi çekici olabiliyor. Bu durum yalnızca sinema yahut görsel sanatlarla da sınırlı kalmıyor. Yazın dünyası da bu imkansızlığın zenginliğinden payını alıyor. İyi ki de alıyor.

Aslında yukarıda değindiğim durum, emek ve çabanın sonucu oluyor. Kısa olması için bir çaba yok aslında; çaba, imkanlar dahilinde üretmekten geçiyor. O imkanı en iyi şekilde kullanarak çıkan eser kısa olabiliyor. Kısa olması da, kitlesel olarak bizleri sürekli etkileyen sloganlaşma mantığına evriliyor. Daha önce Ömer Abinin bana söylediği slogan kavramından bahsetmiştim. Burada değindiğim ise, kitlelerin imkansızlık içinde üretebildiğini gösteren eserler olmaları. Hemen hepimizin çevresi ile kıyas hali var. Bu kimi zaman komşu çocuğu kimi zamansa sınıf-iş arkadaşı olabiliyor. Burada da kıyas yerine rol-model örneği kendini gösteriyor. İmkansızlıklardan doğan her fikir, imkansızlık içinde olan her kesime örnek olabiliyor. -fazla makalesel oldu, teşekkürler.-

Zaman kısa. Zamana biçilen ömür beni her zaman korkuttu. Bir meyve ağacı gibi, sürekli meyve vermektedir halbuki. Bir sene alırsın, sonraki seneye kadar beslersin ve yeniden ondan beslenirsin. Onunla bağın, kendinle kurduğun bağ kadar kıymetlidir. Yahut kısa bir ömrümüz olduğu gerçeği zamana bağlanmamalı. Kısa olan insan ömrü, zaman ebedi bir kavram. Ve kullanmamız gereken süre ömrümüzün içinde, zamanın değil. -kısa yazmayı överken, uzunca anlattığım için bu düşüncemi, üzgünüm.-

Kısa olan iptir, derin olan kuyu değil.

Konfüçyüs

Bu söz beni çok düşündürüyor her okuduğumda. Bağlamının soyutluğunu düşündükçe daha da derine gidiyorum. Bir cümle, toplam yedi kelimenin düşündürdükleri çok anlamlı geliyor. -düşünürüm ben de halbuki anbean.- Bir yandan beni çok bağlıyor kendisine kısa anlatımın ip olması. Düşüncenin, olayın, fikrin kısalığı değil; anlatımın kısalığını ifade ediyor. O kısa anlatımın içinde dağılmak ve tekrar toparlanmak da derinlik oluyor. Sözün kısalığı değil de sözün gücünü ifade ediyor. -yahut bir genç yine bir yerlerde düşünmeye çalışıyor.-

Güçlü bir dil kurma çabasının içerisindeyim uzun zamandır. Çabam, başladığım süreden bu yana aynı iştahla devam edemedi. Ne yazık ki de diyemiyorum. Bu bilince sahip olduğum için mutluyum ve bundan sonrasını düşlüyorum. -uykudan da hemen uyanırım aslında.- Güçlüden kastım da sınırlı değil. Buradaki güç, hükmetmek değil, çok köşeli bir dil değil. Yazdıklarımı, kendi sevdiğim dil ve üsluplar ile pekiştirme gayretime saygılı olmasını umuyorum. Güçlü diller ve üsluplar okuyarak bir üslup kurma çabasındayım. Özgünlüğüm, ben onu okuduğumda; “Bu benim yazım.” diyebileceğim kadar olursa, kafi. -aza tamahım iyice artıyor.-

Kısa sanatın en etkileyici yanlarından biri de, okura yahut sanatsevere sunduğu özgürlük alanı. Elbette söz ettiğim “Seni seviyorum/gözlerin yeşil.” gibi bir kısa anlatım değil. -buna ve minvallerine de saygım var. o kadar.- İfade ettikleri daha anlamlı geliyor sanatın. Kullanılan semboller, neden kullanıldığı, herhangi bir rakamın aslında herhangi bir olmadığının kanıtlarını ve gücünü seviyorum. Neden bir sahnenin uzun olduğunu yahut neden o açıdan çekildiğini; bir kelimenin neden o dizede, neden o hikayenin içinde geçtiğini sorgulatıyor. Hoş, bu durum kısa olmayan eserler için de geçerli. Ancak, kısa eserlerde bırakılan özgürlük alanı çok daha işlevsel geliyor. O eserin, sanatsever tarafından yeniden oluşturulmasına imkan sağlıyor. -teşekkürler.-

Her şeyin bir yüzü vardır
Kısa bir süre
Hem aşk da karanlıkta kalabilir
Her şey bir boşluk bırakır

İlhan Berk

Sanırım sevdiğim bir diğer yanı da bu. Hayatın doğal süresinin bir yansıması oluyorlar. Elbette konuyu kısa eserler artsın, zaman ayıramıyoruz düşüncesine çekmiyorum. -haksızca bir düşünce.- Yalnızca, sevdiğim ve keyif aldığım eserleri aktarmaya çalışıyorum. Her kısa eserin amacı bu olmayabilir. Yaşamın kısalığına dem vurmasına gerek yok. Hatta sanat eserinin amaçsızlığı bile doldurulabilir. Paylaşılması, bunun için yeterlidir. O kısalığı, ömür boyunca anımsayacak okur, izleyici, dinleyiciler bulunacaktır. -varlar, çoklar, kıymetliler.-

Kısa bir süre. Sürdürülebilir enerji kaynakları haline geliyorlar. Güçleniyor, artıyorlar sayısal olarak olmasa da. Her yüzünü görmemizi sağlıyorlar. İyi ve kötüyü de, aşkı ve ayrılığı da. Bırakılan bütün boşlukları yine kendi yarattıkları evren ile dolduruyorlar. Okuması kısa sürmüyor hiçbir zaman kısa bir yazıyı. -kimi tek cümleler benim paragraflarca yazımdan mesela, daha uzun sürede okunabiliyor. -kusur.-

Sanatın, hemen her insanda karşılığı farklı. Varlığı yetiyor aslında. Neyin sanat olduğu sorusu çok yoğun ve sanırım hiçbir zaman net bir şekilde de cevaplanamayacak. Buna bir cevap da veremeyeceğim hiçbir zaman. -en azından kendime soruyorum bazen.- Ancak, kısa sanat eserlerinin temsili beni her zaman çok heyecanlandırıyor. Uzun uzadıya tek bir cümleyi tartışmak, tek bir sahne hakkında konuşmak -kimilerine anlamsız gelse de.- mutlu ediyor beni. Varlığım kadar basit ve kısa bir metayı bile ömrüm boyunca sorgularken, sanatın kısa temsillerine ayırdığım zaman kadar kıymetli çok az şey var. -ömrüm bu sayede biraz daha uzuyor.-

Hem galiba
tabut biraz kısaydı boyunuzdan.
Onu bırakın Ahmet Cemil,
vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan,
o ilâç şişesidir
rakı şişesi değil.

Ölüme Dair-Nazım Hikmet Ran

Tabut, her daim kısa kalacak boyumdan. Ölüm anım kadar kısa yaşayacağım. O an temsil etmiş olacağım en büyük ve kıymetli sanat eserimi. -yaşamımla anılmak isterim halbuki.- Kısa sanatı paragraflarca anlatmak üzere bir yolun içindeyim. Doğruluğunu değil de bu yazıdaki birkaç kısa bölümün varlığıyla mutluyum. -yahut henüz değilken bir sanat/eseri.-

Okumak, eski mahalleye anne ile yeniden dönüş, muhabbet, çaba. Yoğun bir gün, geç gelen bir yazı. Tamamlama çabasında seslendirme ve düzenlemelerini videoların. Okumaların süresi uzuyor, mutlu oluyorum. -teşekkürler aysar.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 48. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. En çok yaptığım sorgulamayı güzel bir düzen ile aktaran Neden eseri ile ses olayım bugün. Ömrünüzün kısalığı ile acizliğinizi unutmayın. Güzellikler getirir. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Ömrünün, Acizliğini, Unutma.

çakır/keyif?

tabut, sihirbaz kutusu
volta ritmi adımlarında, görmemiş henüz
nasıl kurulur dar ağacı? kısır düşünce
zor zanaat baba mesleği. hem
dikilmemiş göç ormanına ismiyle
ağacı

kalem, devrim aracı
dönmemiş fikirlerinden, henüz
çöplük denmemekte gençliği için.
kağıt kokusu pür dikkat, barut ile
temsil edilen ölüsü. janti görünümü

lakin ölüme benzer
ölüsü

kıble, yüz dönülen tabut
doldu bardağı, kırılmakta sınırsız yağan
yağmurunda. el tetikte. el elinde olan
günler üzre hasreti. çocukça geliyor sevmek, hem
hangi politik sorun doğurmamakta
hasreti?

Zaytung 48. Gün Ses Kaydı.

Sığlaşmak Üzerine

Denizler gibi derindim,
Gözlerine sığ göründüm,
Karlı dağlardan serindim,
Sana sokuldum, yandım hey!

Bütün Şiirleri-Sabahattin Ali

Şiir ve düz yazının bağı her geçen gün artıyor kendi içimde. Daha önce çok önem vermediğim detayları yeniden hatırlama ve anlamlandırma sürecindeyim. Sabahattin Ali, bu anlamlandırma çabasının ilk isimlerinden oldu. Öykü ile bağımı anlattığımda değinmeyi unutmuşum. -hadsizlik.- Öykü ve hikayesel bir dünyanın kıymetini arttırmıştır bende. Şimdi, şiirlerini yeniden okurken de başka bir dünyanın kapılarını aralıyorum. Elimdeki Kültür Bakanlığı basımı Sabahattin Ali kitabının geldiği yeri de düşünüyorum, basıldığı zaman nerelerin atıldığını da hayal ediyorum. Anı ve ülkemiz gerçekliklerini bir arada yürütme zorluğuyla karşılaşıyorum. -çıkmazlarıma ben de şaşırıyorum.-

Sığ olmak ve derin olmak arasında bir boşluk ve mesafe olmadığını düşünmeye başladım. -kendi sığlığım ortaya çıkmasın istiyorum sanırım.- Şu an yaptıklarım ve şu an yaptıklarım hazırlayıcısı geçmişimi düşündükçe, sığ veya derin olduğunu düşündüğüm çok az şey olduğunu fark ettim. Aslında, herhangi bir çaba ile adım atarken, onun sığ veya derin olduğunu düşünmeden atıyorum. Evet, sonrasında bana ne katabilir, ben bir şey katabilir miyim sorularını sormuşum ve soruyorum. Ama, bir çabanın benim için temsili olmamış hiçbir zaman sığ yahut derinlik. Şu an da, yazmak ve okumak gibi genele derin gelen, anlatıldığında -ki dostlarıma anlatmak mutlu eder.- uğraş gerektirdiği söylenen bir süreçte bile kendime genellikle ne kadar sığ kaldığımı hatırlatıyorum. -hoş, hayat benden daha net vuruyor yüzüme.-

Günlük hayatta çok kullanmadığımız kavramlar olmasından dolayı olabilir bu durum. Sığ yahut derin diye değil de; günah-sevap, ahlaklı-ahlaksız, para kazandıran-kazandırmayan şeklinde sınırlandırdığım-ız çabalar bütünü ömrümüz. Elbette belli kısımları bu sorgulamaları gerektirse de, sığ ve derin kavramları ile de sorgulamaya ihtiyacı var. Kendi adıma bu sorgulamayı bilinçsiz-bilinçli şeklinde yaptığımı fark ediyorum. Sevdiğim şeyleri şu an düşününce tam anlamıyla anlatabilirim. Hatta eksik kaldığım çok yer olur. Çünkü onların sürekli içindeyim. -elimden gelen ve payımı çıkarttığım kadarıyla.- Ancak, bu çaba ve uğraşlarımın uzun zamandır benimle olması daha çok sorgulamamı sağlıyor. Yıllar önce, henüz okumak eylemini tam olarak yapamazken kendime; Bu eylem derin bir eylem, devam ettirmeliyim. demedim. -halen daha demiyorum aslında.- Demediğim için bir yandan mutlu bir yandan tedirginim. Geçmişimde başka herhangi bir olaya karşı da bu kadar düşüncesiz olabilir miydim diye. –geçmişine tedirgin. aşağıdaki şiir karalamasının başlığı hazır. iyi okumalar.-

Anlatmaya çabaladığım şeyi uzattığım fikri uyandı şu an. Anlatma çabamın da bir derinliği olmadığı kanısındayım. Aslında insan için değil de insanla olan hiçbir şeyin derinlikle alakalı olmadığını düşünüyorum. Bize ihtiyaç duyan eylem ve kavramlar ile yaşıyoruz. Onlar uğruna ölüyor, doğuyor, evleniyor, çalışıyoruz. Olmadığımızda yok olacak kavramlara düşkünlüğümüz derin olabilir. Ancak, onların sığ olduğu gerçeğine de engel olmaz. -yaza yaza kazanacağız. mağlup olmak her zaman iyidir.-

Halk bir denizdir, derin yeri de vardır, sığ yeri de…

Toprak Ana-Cengiz Aytmatov

Düşündüğüm kavramlar, son zamanlarda, belirleyici taraf, kavramın-eylemin çıkış noktası ve sürdürücüleri oldu. Her eylem ve kavrama yüklüyorum bu sorgulamayı. Sığ ve derinlik için de durum böyle. Denizcilik terimleri kadar net açıklamaları yok. Ki olmamalı da. Herkes için subjektif olan bu tarz kavramların, hayatımızda bu kadar yer etmiş olması da işin bir yandan zorlayıcı bir yandan da tutucu tarafı. Bu kavram ve kalıplara girmek için uğraşıyoruz çünkü. -hemen hepimiz.- Benim amacım bir yazar ve tiyatro emekçisi olmaksa, tak diye o kalıbın içine giriyorum. Bunca zaman, gençlik dönemim boyunca sıyrılmaya çalıştığım ve eleştirdiğim kalıpların içine. -yeterince sıkışmamışım gibi bedenime.-

Aytmatov’un değindiği halk ile uyuşuyor muyuz bilmiyorum. Yahut ne kadar sığ veya ne kadar deriniz? Derinliğin başlangıç metresi kaç? Ve bir metre sonraki ile kilometrelerce ötedeki de aynı statüde mi? Statü kavramı güzel bir kavram mı? -krema reklamına dönmeden sonlanması gerekli.- Tüm bu sorularımın çıkış noktasının da her insanın hatalı olduğu bir konu, noksan olduğu bir insancıl özellik olduğunu düşünmek olduğu kanısındayım. İlk insanla net şekilde başlayan bu hatalı ve noksan olma durumu, sığ ve derin kavramlarının da hatalı olduğunu gösteriyor bana. Toplum yapısının içinde de, ilk insan ve peygamberden bu yana hatalı olanlar ile bir bütünlük sağlandı. Üstelik, Adem ve Havva varken yalnızca; toplum yalnızca hatalıydı. -şu an geldiğimiz nokta.. iyimser olamıyorum.-

Aklımda kurduğumda bu yazıyı, yukarıdaki paragrafın son bölümünü yazabileceğimi düşünmüyordum. Düşüncemi -kendi adıma.- bu kadar net ve özgür ifade edebilmiş olmanın mutlulu içindeyim. Bunu neden sizinle paylaşıyorum? Neden yazıyorsam o yüzden, neden yazan bir gençsem o yüzden. Henüz yolun başında, bilet parası cebinde bir gencin heyecanı bu. -mazur görün.-

Yazının bir yandan da farklı noktalara gitmemesi için büyük mesai harcıyorum. Halkın sığ kısmı ile ilgili eleştirilerimin -ki herkes gibi benim de haddime.-, derin kısmı ile ilgili eleştirilerim kadar olmayacağı düşüncesindeyim. Sığ olmanın bilinçli olmak ile bağı; bilincin bilinmiyor oluşu kadar o durumda. Ancak, derinlik kavramı ile bilinçli olmak bir arada, kol kola, ıslanılan yağmurlarda yürümek kadar iç içedir. Halen sığ olduğunu düşünen biri olarak; ilk verdiğim örnekte henüz gençken, farkında olmadan seçtiğim yollar ile bugün sığ ve derin kavramları hakkında fikrim var. Bu yol ve seçim farklı alanlara ilerleseydi, sığ ve derini deniz terimi olarak dahi bilmiyor olabilirdim. Tercih benim olduğu için suçu kabul etsem de, toplumu en azından ev hapsine mahkum etmek isterdim.

saçların ve parmakların
ve gözlerin ve gecenin bu bulanık çağında
ve aynaların sığ görünümünde
bunalıyorum..

Şiirler-Erdem Bayazıt

-aşk risalesini lütfen okuyunuz erdem bayazıttan.- Bu bölümü ilk okuduğumdan beri; aynaların sığ görünümü, beni ayrıca kendine çekti. Sorgulamalarımın bazen bir şey katmadığı düşüncesi, hatalarımı bilmeme rağmen eylemsizlik hali, sürekli mutlu olan yapımın ruhuma verdiği zararı sorgulattı. -yeniden o sorgulama bir şey katamadı.- Aynanın, ancak ona bakıldığında görünür olmasını anlamlı kıldı. Ancak o zaman bir ayna olduğunu görmemi. Aynı zamanda ona baktığımda aslında kendime baktığımı yeniden hatırlattı. Boş olan, iki saniyelik bir sekans olmadığını. Somut varlığını değil aynanın, soyutsal kıymetini. -kapalı anlattım güzeldir. bir de.-

Kendime bir damga yahut kalıp sokmak; hayatım boyunca yapacağım en zor ve en acımasız davranış olarak geliyor bana. Zaten doğumumla verilmiş olan insan kalıbının içindeyim. Sonrasında sırayla; evlat, bebek, çocuk, öğrenci, genç, işçi gibi kalıplar da verildi. Çok da istemiyordum kimilerini. Buna rağmen, eninde sonunda kendimi tarif edecek bir kalıba muhtaç olduğumun da bilincindeyim. Bu kalıp, sığ yahut derin olup olmadığı ile ilişkilendirilecek. Sosyal statüm ve maaşım derinliğimi yansıtacak. Kitaplarım, uğraşlarım, çabalarım pek de kıymetli görülmeyecek. İşte burada bile -cek takısıyla yazarken, yukarıda ve daha önceki yazılarda eleştirdiğim kim tarafından? sorgulamasına rağmen yazıyorum. Neden öyle görülmesi yahut görülmemesi kıymetli olsun ki? -annemin el-alem dediklerine korkum.-

Toplum içindeki ayrıştırıcı onlarca hatta yüzlerce unsurun arasında, onlara rağmen sosyalleşme çabasındayız. Hangimiz hangimizden daha sığ-derin sorgulamasınıysa, genellikle, tanışma evresinden uzunca bir süre sonra yapıyoruz. Kendimize sormadığımız soruları, kendimiz için düşünmediklerimizi başkasına sormak ve onun hakkında düşünmek kadar zor çok az şey var. Derinliğimizi yahut sığlığımızı da bir ortamda, çevremizde gösterme isteğiyle oluşturuyorsak -evet, sığ olma çabası da güdülmekte.-; kendi dünyamızda, bireysel evrenimizde çoktan ölmüşüz demektir. Çevre ve toplum, biz içerisinde fiziksel olarak dahil olana kadar yoklar. Bunun bilincindeyiz hepimiz. Ve yılan olarak görülenlerden biri olmadığımızı da çok geç fark edeceğiz.

Zaman ve dünya, para ve güç; küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman. Asıl insanların elinde ise hiçbir şey. Yalnızca ölüm.

Bozkırkurdu-Hermann Hesse

Asıl insan. Bir emir olarak da kabul edebilirim. Edilebilir. Çünkü, kavramsal olarak ifade ettiğinin karşılığı çok az. Yahut, görünürlükleri çok kısıtlı. Sığ olmak, şu an bunu yazarken dahi düşündürmekte beni. Derin olunca düşünmeyeceğim korkusu var. Düşünüp sorguladıkça yaşadığımı hissediyorum. Bunları da ancak sığ insanlar yapabilir. Öyle öğretildi. -öğrenildi.-

Kusur ile arasında bağ olmayan ender kavramlardan birisi. Sığlaştıkça, kalıplara girme arzusu artmakta. Bedenimizden çıkma isteğiyle paralel. Başka bir kalıpta özgürleşme inancı. Derinlik, sanırım daha uzun yol gördükçe kazanılıyor. O yollar; başka kalıpta değişmeyen, daha da sıkışan bedenleri gösteriyor. Derinlik, sığ olmadan yaşanmıyor. -ezcümle.-

Hafta başı, biraz uyku, arkadaş selamı, okuma, anne ile sohbet. Güzel bir hafta olması ümidim. Seslendirmeler devam etmekte. Videolara biraz daha var. Haftalık seri kendini tamamlamakta. Azdan çok zamanı kaldı. Okumak üzre saatler harcamak güzelleşiyor git gide.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 47. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Bugünün sessizliği güzel. Annemin sesiyle dinleneceğim için, aynı ayarda bir ses olmadığı kanısındayım. -her annenin sesi.- Çantanızın içindeki kitabı tekrar okuyun bugün. Yoksa, mutlaka bir tane koyun. -tek kişi okuyordur dye düzeltme.- Çantanın, Oku, Koy.

geçmişine tedirgin

beşik, sonrası kelle koltuk
fani olduğu tek dünya içinde
çok sevilmiş ismi. aşkın
ondan önce tadıldığı anne-baba. dolu
dizgin dünyası kul olma
hali yokmuşcasına

marş, devrim milliyetçisi
resmi konuşmalara hakimiyeti, politik
atışmalar içinde seçilir şapkasından. çok
mühim varlıkları, baba parası-devlet
yalnız, düşledikleri dünya düzeninde işçiler
daim paydos!

taş, isimsizlere övgü
yirminci yüzyıl ateşinde, bedeninin
tutuşması an, meselesi dünyevi
insanlık. göç ettiği gerçeği, hem
eğrimiş ampulleri. itiraz dilekçesi hazır
lakin sırat köprüsü?
isteniyor geçmesi

Zaytung 47. Gün Ses Kaydı.

Payıma Düşen

Ayrılık vardı hep
Ay gece olunca pay eder ayrılığı

Yedi Güzel Adam-Cahit Zarifoğlu

Pay ve umut ile kurulan bağdan dolayı, payıma düşen kavramını pek sevmiyorum aslında. -sevmediklerim yalnızca başlıkta da kalmıyor çoğu zaman.- Bekleyen, eli dua etmek için açık olmayan, varlığının her şey için yeteceğini düşünen, adımladığı tek yol hayal kurmak olan bir insan kalıbına sokuyor beni. Payımı kendi belirleyeceğim bir dünya da kurmuyorum. Zaten o dünyanın bir parçasıyım. Narsistlik olmadığı kanısındayım. Varlığımı şekillendiren hiçbir anıyı adımlamadan yaşamadım. Payıma düşecek kadar sevmedim yahut payıma düşen ne kadar onu da öğrenemedim. -kimden ve hangi parçadan eksiliyor ki?-

Uzun bir yolculuğun tek amacının ulaşılmak istenen yer olmadığını düşledim her zaman. Yol anılarım kısıtlıdır genelde. Yalnız ve uzun süreli tren tercihime rağmen. O düşü yaşamak için çabam oldu ancak yolda ansızın gelen anılar daha güçlü ve etkili oluyor. Yaşamak istediğin için yaşamadığın gerçeği gibi. -olmak istediğin insan olmadığın için aynı zamanda.- O yolculuk içinde payıma düşen koltuktayım. Onu ben seçtim. Bütçeme göre bir firmayla gidiyorum. Onu da ben seçtim. Yolda olabilecek hiçbir olayı ise seçemem. -seçemedim bu güne kadar.- Yolculuğun uzunluğunu da mesafe/hız formülüyle açıklayamıyorum. Payıma düşen o; ben daha uzun yahut daha kısa zaman geçiriyorum.

Bu yolculuğun ve aslında her şeyin pay düşümünü sorguluyorum. Hangi insan ile bağımızda, o insanın ne kadarlık payıyla tanışabiliyoruz? Yaşam ve yaşamak kavramı, pay düşümünün en acımasız olduğu yerlerden birisi. Demokrasi getirisi adalet kavramı, her demokratik ülkenin hakkı mesela. Yaşamımızda ve coğrafyamızda bu adaleti görme ihtimalimiz ise pay edenin Hammurabi olması ile açıklanabilir. -yahut trajikomik kalır.- Payın ve payıma düşen kavramının, aktivizm çabalarını basitleştirdiğini düşünüyorum bir yandan da. Milliyetçilik, ekonomik güç, madenler, imkanlar doğrultusunda bir aktivizmden de söz etmiyorum. -ki bu durum kapitaktivist kılar herhangi birini.- Kimlik çabasını ve maaş sıkıntısını dahi basitleştirir pay kavramı. Elde edilenin geldiği yere saygımız bu yüzden arttırılmıştır. Gelmesini sağlayana bir hak verilmemiştir. Ve verilmemiştir derken de, bu hakkı kimin vermediği ile ilgili bir bilgiye ulaşılamamıştır. -huzursuz.-

Evet, pay eleştirildi. Yüceltilecek, alıntı övülecek, tekrar eleştirilip anlamı aktarılacak. -kötü bir sinopsis, özür dilerim.- Pay kelimesinin güçsüzlüğünden değil bu durum. Bir kök ve fikir olarak; paylaşmak kavramı kadar insancıl bir kelimeyi doğurmuş. Güçlü, okuması güzel; üstelik üç harfli. -kısa sözcükleri sevmekteyim.- Yalnızca pay olduğu için anlamlı değil alıntıdaki bölüm. Ayı bu kadar güzel aktardığı için de kıymetli, fiyakalı. -ne denirse bundan sonra, fiyakalı kadar etkili olmayacak. teşekkürler.- Pay edilenin geldiği yeri ilahlaştırma isteğimiz de söz konusu burada. Bu kadar rutin hayatlara sığdırdığımız hayal-bilim gerçeklikler ile payımıza düşeni izliyoruz. -perde de karanlık bu kez, gözler yalnız aydınlık.-

Tanrı yeryüzünü insan türüne bahşetti: Peki bana neden bir pay düşmedi? Tanrı doğayı ayaklarımın altına serdi, ama benim başımı sokacak yerim yok!

Mülkiyet Nedir?-Pierre-Joseph Proudhon

Evet, inançlı insanlarsak eğer -ki zıttı da mümkün ve baki mümkün kalacak.-; bir pay edenin olduğunu düşünürüz. Bahşettiği şeyler olduğunu da. İnsanın en üstün canlı olduğunu da. -inancım burada kırılmıyordur umarım, çok düşünüyorum.- Ancak, payın yalnızca benliğimiz olduğunu kavramakta güçlük çekiyoruz. Toprağın gücünü kendimizde görmüyoruz. Doğa ile yarış değil bu, kazananı zaten bellidir. Onun gücünden nemalanmışız. Buna inanmak zor geliyor. Doğayı ve doğduğumuzda elimizin altında olan varlıkları yahut yoklukları, bize bahşedilmiş olarak gördüğümüzden kayıp yaşıyoruz. Onların varlığı bizden kaynaklanıyor inancındayız. Bizim varlığımızın doğaya yahut olmayana bahşedildiği düşüncesi daha insancıl geliyor. -doğa ile bağım için teşekkürler.-

İlk bahsettiğim kavramın en net açıklayıcılarından biri oldu alıntıdaki bölüm. -kitap da gayet iyi ilerliyor. yazarı ilk okuma çabam.- Adımlamayan, bir hane bulma çabasına dahi girmeyen, haneyi maddesel alan bir düşünce yapısını temsil ediyor. Buna zorunlu olan, yaşamında hemen hiçbir şey düzenli olmayan insanlar da var elbette. -keşke onları da temsil edebilse yazdıklarım. çok soyutsal kalıyorum bazen.- O insanların kaçışı ve pay arayışı daha farklı bir yazının, çabanın konusu. Kendi adıma, amaçladığım bir düşünce yahut eylemin gerçekleşme sürecinde, hiçbir kavrama kolay yol ile ulaşmak istemiyorum. Uyanmaktan başlıyorum buna. Uykudan payıma ne düştüyse demiyorum, en kaba örnek ile. Zorlasın, hatta hiç tattırmasın istiyorum bazen uykuyu. Acıyla harekete geçmek mi bilmiyorum. Payıma düşmesin de ben toplayayım istiyorum, kendi ektiğim ağaçtan. -sulanmış olsun mümkünse kıymetli insanlar tarafından.-

Payın ve varlığın bağının kısıtlı olup olmadığını sorguluyorum. Yola geri dönersem; yoldaki varlığımla zaten hareket halindeyim. Payıma düşen bir ömrü mü yaşıyorum? Tanrı tarafından bana pay mı edilmiş? Yahut, nefis sorgulamaları ve karar mekanizması ile ben mi kendi payımı alıyorum? Yine kimden ve neden eksildiğini bilmeden. Huzursuzluğum ilerlememe engel olmuyor. Sorgulamam, yolun yahut payıma düşen zamanın durmasını sağlamıyor. Yol ilerliyor, ben de mekansal olarak paralelim ona. Ancak, fikirsel olarak halen aynı noktada kalıyorum. -navigasyonda genel olarak pek ilerlemiyorum.- Varlığımı, bedenim ile kısıtlamışım zaten. Hareket halindeyken ilerlememek, en zorlu sorgulamaları doğuruyor. -mutlu musun sorusuna benziyor.-

Nihayet; gece, içinden ne renkte bir sabah çıkacağı bilinmediği için ümide de hayli pay bırakan bir kapalı kutudur.

Ateş Gecesi-Reşat Nuri Güntekin

-bu bölümü eklemezsem olmazdı. olmadı.- Her soyutsal kavramı insan olarak bizlerin yarattığı fikrine hayran kalıyorum. Beni bu düşünceye iten de bizleriz. Eğer dinler bir aldatmacaysa -haşa deme isteği. haşa.-; bu aldatmacaları bile kurabilmişiz. Gecenin bitişine de biz pay biçiyoruz. Onu, kendi fikirlerimiz ile yeniden kuruyoruz. Pay kavramını da aynı şekilde, varlığına inanılsın inanılmasın, güçlü kavramlara bahşetmişiz. O kadar da güçlü olmasına dikkat de etmemişiz. Gece de olabilir, Tanrı da, insan da, para da, rüya da, sevmek de, yaşam da. -hangisinin daha güçlü olduğu muamması.-

Kendi kurduğumuz kavramlara olan inancımız ve onların varlığına inancımız, kendi varlığımızı sona erdirecek düşüncelere kapılmak kadar büyüyebiliyor. Payımıza düşen diye başladığımız cümlelerin noksanlık olarak sonlanması; çabayı ve uğraşmayı azaltıyor. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, ne yaparsak yapalım o payın fazlasını alamayacağımızı düşünüyoruz. Payın geldiği yeri sorgulamadan, kendimizi bedenimiz dışında yeniden kısıtlayarak. Düşüncelerimde bile sınırlı yaşadığımı fark ediyorum bazen. Fikirsel olarak, okuduklarıma ve beni yetişirenlere ihanet edercesine, kendimi kısıtlıyorum. Payımı ben de sorguluyorum. Bu kadarına layık mıyım? sorgulaması yoruyor. Ölene kadar layığım! diyerek sonlandırmak istiyorum sorgulamalarımı. -sonlandırıyorum. –

Egonun ve narsizmin ihtiyaç hallerinde kullanılması, daha da önemlisi, o anlarda var olmaları gerekiyor. Pay kalıbının, paylaşmak ve paydaşlık üzre ilerlemesi arzusundayım. Pay çıkartmak olsun bir de. Yaşamdan, adından, varlığından, yokluğunda değişmeyecek kavramlardan. -tüm dünyadan.- Payın en güçlü noktalarından birisi pay çıkartmak. O olsun hayatımda. Zor olsa da olsun. Kurtarmasa da beni, olsun. Kurtulacağım bir şey olmadığını hatırlasam da bunu yazarken, olsun. Pay çıkartayım, bu yazıyı ileride okuyabiliyor olmaktan. -yahut sonrasında ölümümün, karşıma çıktığında.-

Her akşam geçen bir gün ile biraz daha yoksullaşırız. Eğer, varlığımızın en derin katmanlarında sonsuzluğun kaynağından pay aldığımızın ve onunla her zaman hayatı yenileyebileceğimizin gizlice farkında olmamış olsaydık, bu kısa zaman aralığının parmaklarımızın arasından kayıp gitmesini görmek belki de bizi çılgına çevirirdi.

Hayatın Anlamı-Arthur Schopenhauer

-soy adını bakmadan yazabiliyorum artık. tebrikler. teşekkürler.- Evet, okuduğumda sonsuzluğun kaynağını sorguluyorum. Acı değildir ki sorguluyorum. Payıma düşeni sorguluyorum başta. O kavramı hatta. Payımın, adım ile aynı anda kulağıma üflenmiş olamayacağını. Dünya yaratılmadan önce de payımın belirlenmemiş olmasını. -küfre girmiyorum umarım.- Payımı ben belirlemek istemiyorum. Ben zaten belirliyorum. Düşüşü biraz kirletiyor gerçekliğimi. -hangi gerçe.. abartmıyorum.-

Huzur, mutluluk, sevinç, sevmek, hasret sorgulamarını yapacak kadar vaktim olmuyor. Vaktimi, bilmediğim konular ile geçirmek hasretindeyim. Vaktimi, dostluklar kurma isteğine harcamak ümidindeyim. Arzularım ve duygularım içinde yazmaya ayırma çabasındayım onu. Düşenleri kırmamak azmindeyim. Payımı paylaşmak özlemindeyim. -bu kadar duygusal da değilim.-

Pazar, kahvaltısız, işte, Fenerin maçına rağmen yazmak. Dolu bir gündü, saatleri doldurduğum yeri sayarsak. Düşünsel olarak ilerlediğim yerleri, birkaç saat önceki Zümrüdüanka toplantısı oldu. Annem evde, beklemekte beni. Yazacaklarım -ve hiçbir şey.- onun kadar sadık değil. Kaçırmama ümidiyle.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 46. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Başlangıcı ve sözleriyle, tınısıyla beni çok çeken bir eser ile -üstelik doğaçlama.- ses olacağım. Neşet. Tabii ki siya, yeniden. Sağ olsunlar. İş yerinde ülke kurtarmak, dünya dertleri başlığında hepinizin bir kitabı olabilir eminim. Düşünün bunu. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Kitabın, Düşün.

sıfır beş

zeytin, göz düzeni palet
rüyası aykırı kutsalına. hani
evrim yanılgısı? kalabalığa yüzü
dönük konuşmayı, diz çökmeyi sonra
zorluğun yalnız

terazi, tümevarım
çocuğunun adıyla başlayan
sevmek kadınları. avlusunun karıştığı
intihar girişimleri, avuç içinin. parmakta
tetiğin. kusur bulamadığı insan yapımı
yaratılmışa küfrü yahut
küfre karışmışlığı

tohum, su ihtiyacı
işaret edilmişliği baba adı
ismiyle. anı kalan yüz hatları. nadir
oluşan gamzesiyle. nazar edildi
anne sesiyle. az rastlanılan, kırılgan
kalemi emri

adaletsizliğiyle

Zaytung 46. Gün Ses Kaydı.

Irak Ellere

Neye uzattıysak elimiz bir arşın bizden ırak
Kayıyor gözyaşlarının göğerttiği ne varsa gövdemizden
Saklı kim biz sırlı kim biz kimdir sığıntı biziz

Of Not Being A Jew-İsmet Özel

Çaresizlik ve zaten zor olan ırak kavramının en samimi ve en başarılı anlatımlarından birisi alıntıdaki ilk dize. Ulaşma çabası ile uzatılan ele rağmen halen arada olan bir arşınlık mesafe. -hemen her sevdiğim şeye o mesafedeyim. acizlik.- Irak bir diyarda değilim, Ege’de zaman geçirmekteyim bir süredir. Irak gördüğüm çok az maddi yer var. Kara parçalarına hasretliğim yok. Nadiren anlam kazanmakta dünyanın katmanları. -ben de öyleyim.-

Alıntıdaki şiir ile çok yoğun bir ilişkim oldu yıllardan beridir devam eden. Lisedeki edebiyat öğretmenlerimden Mustafa Karakurt’un hediye kitabıydı, bir İsmet Özel söyleşisi ardından. Yoğunluğunu sanırım ömrüm boyunca kavrayamayacağım. Anlamlandırdığım yerler sayfa sayısının onda biri, düşündürdüğü yerler ise iki katı aynı sayfa sayısının. Iraklık burada da baş gösteriyor. Irak olmak, mesafe ile kurulan bağın kıymetini arttırıyor sanırım. -yahut çok tozpembe düşünüyorum yeniden.- Şiirin kurulduğu dünyayı, yaşadığımız dünyaya yakınlaştırma çabasının en net örneklerinden biri Özel, kanımca. Onun şiirine ırak olmak ile şiirinden ırak olmak arasında da ciddi bir fark olduğu kanısındayım. Ben hangi noktada duruyorum, onu da halen sorgulamaktayım. -öznel yorumlarım beni de yordu, teşekkürler.-

Son zamanlarda edindiğim en büyük tecrübe, ırak olduğumuz ve ulaşmak çabamızın en çok evrildiği iki yer olduğu. Her ikisi de maddesel kavramlar değil aslında. Yaşam ve ölüm bu iki yer. Irak kaldığımızda en çok düştüğümüz yer yaşam. Irak kaldığımız için bir yandan huzurlu, bir yandan da tedirgin hissettiğimiz yer ise ölüm. Bu iki kavramın kesişim noktaları çok fazla. Bu yüzden sorgulamaları da fazla, çabası ve üşengeçliği de. Zıtlıkların doğurduğu en kıymetli ikilemlerden birisi yaşam ve ölüm. Yaşamın içindeyken ondan ırak kalmamız çok anlamlı gelmiyor aslında. Ancak, kendimizi soyutladığımız anda bir yaşamımız olduğunu fark etmekteyiz. Ondan uzaklığımız, korkunç seviyede bu yüzden. Ellerimiz olduğunu fark etmek gibi, gözlerimizi, kulaklarımızı. Ancak kaybı ile karşılaştığımızda değer vermek ve fark etmek gibi basitliklerimiz var. -doğallık uymuyor bu kavrama.-

Başlık nereye peki? Hangi ellere yazıyorum? Irakta kaybettiğim yahut aradığım ne var? -hiçlik ve bilumum kıymetler.- Aslında izah edecek kadar bildiğimi de sanmıyorum. Varlığımı ırak yerlerde arama yanılgısına ben de kapılıyorum halen. Annemin yanında geçirdiğim zamanda dahi, bu düşünceden sıyrılmak kolay olmuyor. Kime ve neye yazdığım sorusuna cevabım var: Bir gün okursa diye ilerideki bene. Bu ileri kavramı da ırak benden. Çünkü, bir hafta önceki yazıyı okuduğumda da ulaşıyorum, bir yıl sonra bugün yazdığımı okuyunca da -varsa ömrüm.- ulaşmış olacağım ona. -sanırım ırak, ulaşılamayana denmiyor.-

Yıldızlar, gözden ırak bir çiçek yüzünden güzeldirler.

Küçük Prens-Antoine De Saint-Exupery

Irak kavramının, bir yandan da temsil ettiği bir güzellik kavramı var. Bu güzellik kavramı; daha önce karşılaşmadığımız kadar, görmediğimiz ve idrak edemediğimiz kadar güzel gelmekte bize. -yahut yalnız bana.- Sözlerimize yön veren, hikayemizi anlamlandırma çabamızı sağlayan, kabaca iyi insan kalıbına dahil olma çabamız da bu güzellik kavramı sayesinde. İleriye yüklediğimiz anlam ile paralel. İlerinin ırak gelmesi, onun daha güzel anlara gebe olduğu kanısını oluşturuyor. Doğruluğu tartışılır, tecrübeler ile yalanlanır yahut olumlanır. Her ne olursa, ilerinin ıraklığı çözümsüz bir güzellik demektir. –çözümsüz güzellik. şiire nasip olmadı yine.-

-kısaca açıklanabilen düşünceleri açıklama yanılgısı içindeyim.- Irak olan hemen her şey bu güzelliğe kurban edilir. Varlıkları dahi silinmeye çabalanır güzelliklerinin büyütülmesinden. Yalnızca maddesel bir aşk, gelecek kavramı, görülmemiş yahut anısı olan yerlere karşı da değildir bu durum. Maneviyatımızın varlığı, görülmeyen kavramlara düşkünlüğümüz de bu kavram ile açıklanabilir. Açıklanamasa da bir yorum olarak yer alabilir bu yazını içerisinde. Irak kavramını en çok dolduran ve zenginleştiren şey de; ulaşılmaz ile arasındaki zıtlık. İmkansız demekten daha kabadır ulaşılmaz. Boyumuzu temsil etmediği için belki. Varlığımız ile aynı yoldadır. Varlığımız ile ulaşamadığımız bir kavram değildir ırak. Vardır, ihtimal dahilindedir. -ihtimaller yaşatır insanı. ölüm ihtimali gibi.-

”Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur.” sözü de sanırım bu yüzden eylem gerektirir söylendikten sonra. Irak olana yaklaşma yahut ırak olan yerine yakın olana ulaşma eylemlerini. -hangisi başarılı olur ki?- Bu kavramın doğruluğunu yeni yeni tecrübe ediyorum. Mutlu da değilim. Bazı kavramların sözde kalması daha insancıl kalıyor. Yıllarca bu kavramın yalan olduğunu düşündüm ve tecrübe ettim. Irak olmak daha manevi bir kavram olarak uyandı bende. Daha samimi, daha çok sorgulatan, maddi aşk ile heba edilmeyecek kadar derin. -aşk değil, maddi aşk. saygım kendimden fazladır aşka. kusur.-

İstekle yürüyünce ırak yer yakın olur
İstediği yüzü görünce can sahibini bulur

Kutadgu Bilig-Yusuf Has Hacip

Yeniden ve doymadan yaşıyorum; anlatmaya çalıştığım, yüzlerce kelime ve karakter kullandığım düşüncelerimi kısaca anlatan alıntılar ile karşılaşma mutluluğunu. Buradaki yürümek ve yakınlığı da manevi olarak düşlüyorum. Hücresel ve atomik reaksiyonlar ile ifade edemedim şiiri. -hoş, bibliyorterapi gerçeğine inanıyorum.- Yalnızca şiiri de değil, anlatma çabası olan her çabayı. En azından kendine de olan. -benim anlatma çabam hep o yönde.-

Irak görünen ifadesi daha da cezbetti beni bu bölümde aslında. Manevi olan hemen her kavramın, görünen ancak soyut olmasına heyecanlanıyorum. Anneliği hissetsem de varlığının maneviyatı kıymetleniyor. Yaşamın içinde olsam da, hissetmek anlamlanıyor. Kusursuz olanın kavram olduğu gerçeğinden ötürü sanırım. Ölüm, kusursuz bir gerçeklik. Yaşam da öyle. Ancak, her ikisinin de oluşturduğu binlerce travma var. Irak olanın gerçekliği etkiliyor bizleri sanırım. Hayali kahramanların gerçek kahramanlardan üstünlüğü, özellikle bizim coğrafyamızda, hiçbir zaman kabul görmemiştir. Gerçek hikayeler daha kıymetli geliyor. Onun ırak olmasına takılmıyoruz. Bilmek ve hissetmek ile derinleşiyoruz, duygusallaşıyoruz. Irak olmanın bize kazandırdıklarına meylediyoruz. -yolun kıymeti bu yüzden.-

Adımlanan yolun varlığı ile tatmin olmuyoruz hiçbir zaman. Ulaşacağız yerin düşü tatminkar kılıyor bizi. Yaşamımızda da böyle. Var olduğumuz gerçeğine değil de ne olacağımız sorgulamasına düşüyoruz. Irak olanı daha çok arzuluyoruz. Bu arzulama, çıkar yahut bir tatminsizlikten doğmuyor yalnızca. Bilinmezin gücünü temsil ediyor. İmkansızın değil, ulaşılabilir olan ırak kavramların çekiciliği ile yaşama gayreti içindeyiz. Sevginin ve inancın etkisi ile de gücümüz artıyor, sürekli hareket halinde kalabiliyoruz. Iraklık kavramı; korkutucu yahut üzücü unsurlardan tamamen sıyrılmış bir yol haritası aslında. İmkansızdan kurtaran, ulaşılabilir kılan. -yahut yalnız kendimi kandırma gayreti.-

Yaşamın sonu hiçbir zaman bana ırak gözükmedi. Her yüzde, her solukta, her büyüyende, her yaşlananda, her sarılmada, her sabahta gördüm yaşamın sonunu.

Yaşamın Ucuna Yolculuk-Tezer Özlü

Irak olanın gücü bu yüzden. Biraz çaba ile yakınıma geliverir. Biraz yaşamak ile görünür kılınır. Biraz tecrübe ile imkansızdan sıyrılır. -hoş, ölüm imkansızı temsil etmez.- Sevdayı yalnızca kişide görmeyiz. Ölümü ve yaşamı, hasreti ve kavuşmayı da. Kendimizi nasıl bir kalıp içerisinde göremiyorsak -sıkışık bedenlerimize rağmen.-, ırak olanı da sığdıramayız mesafelere.

Kusur, kaçış, çaba, emek. Ulaşılmazın korkusuna ışık. Kaçışların ırak olana olduğu devirdeyiz. Demokrasiyi arayan bireyleriz, demokratik ülkemizde. Okumayı arzulayan gençleriz, üniversite mezunu olan hallerimizle. Kutuplardan basıp duymasın diye dünya şu anki halimizi, hızla ulaşmaya ırak ellere. -gönüllere.-

Okuma, iş, idrak etme çabası. Alinin yazısını okumam gerekiyor kısa zaman içerisinde. Evet, yazdı. Heyecanlı ve mutluyum. Sesi kadar güzel olduğu inancındayım. Haftalık seriye son şekiller verme çabasındayım. Benliğimi belli eden cümleler yazmakta-yım.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 45. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Irak gördüğüm, bir gün yaşamak istediğim bir an ile ses olacağım bugün de. Olmaz. Siyasiyabend, Bizon gücüyle. ”Neden efendim kendi memleketimde rahat olmayacağım ki?” sorgulamasına saygıyla, yeniden. Kusurlarınız ile yaşınız doğru orantılı ilerleyebiliyor. Aman dikkat tünelin ucuna. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Kusurların, Yaşın.

ahalinin söylediğidir

hak, yolsuzluk yordamı
çatlaklığı ifade etmekte duvar
ağlaması. astığı posterin hümanist havası
ansızın hareketle, kusurlu hayalle kapanan
ters-yüz
ela yahut kör gözleri

özet, hızlı oku-ma
mektup ömrü, barut ile köşeleri
yıkılmış sokağın çeşmeleri son
hayrını sunmakta. göç yolları
üzre değil; köy aşıkları
hatrına

siper, toprak özlemi
firari düşünceleri içinde kayıp
failleri öğretisinin. savunduğu kitapların
yazarı bilinmiyor best seller
ruhlar alemi sonra, kabul
görmüyor sevdiğinin
ismi

Zaytung 45. Gün Ses Kaydı.

Neden? Bilmem

Gece gündüz neyin peşindeyim
bilmem ne isterim tanrım
neden yanan kalbim sönmüştür
ne arar benim yorgun bakışlarım

Yaralarım Aşktandır-Furuğ Ferruhzad

Ömrümü şarkı, şiir, film ve tiyatro üzerine kurma çabam baş gösteriyor. -normallik canımı sıkıyor.- Daha önce sorgulanmış ve sonuca bağlanamamış düşünceler ile kafa yormaya devam ediyorum. Özgünlüğüme ket vuruyor bu durum. -eğer varsa.- Sorgulanabilir kavramlar olarak nitelendiriyorum hemen her şeyi. Varlığımı, yokluğumu, özgürlüğümü, sınırlarımı, yaptıklarımı, yapmadıklarımı. Bu kadar kişisel sorgulamalardan ibaret olmuyor elbette. Olur da bireysel sorgulamalarım bu sonuca kavuşur, insanlara karışmam gerekirse diyerek dünya ve çevrem ile ilgili de sorgulamalar yapıyorum. Çırılçıplak kalmamak adına. -doğumuma ihanet ediyorum.-

Neden bilmem sorusu da bir şarkı ile buldu beni. Benim o soruyu bulmamdan yıllar sonra. -denk gelmek güzelliktir.- Yeniden siyasiyabend ile. Bizonun sesiyle. Kalıptaki tonlamanın neler değiştirebildiğini sorguluyorum mesela. Başlıktaki söyleyiş; başlangıç selamı aslında. İlk olarak sorgulamaya, bilmediğinin farkında. Arayışa hazır. Neden bilmem? ise çok daha derin bir anlam ile karşılıyor beni. -sorular, cevaplardan daha çok ilgimi çekiyor.- Bilmediğimin farkındayım ancak neden bilmiyorum ölümü? Bu kadar hayattan olan kavrama karşı neden bu kadar uzağım? Yahut sevmeyi neden bilmiyorum bir türlü? Sevilmek ve sevmek kadar bireysel çok az şey var, evet. Ben, kendi içimdekini sorguluyorum yalnızca. Neyin sevgi olduğunu -çevremin etkisiyle, sağ olsunlar.-, kalıplardan çıkarmaya çalışıyorum. -beni bir kalıba sokuyor aynı çevrem. sağ olsunlar yeniden.-

Hayatın bu sorgulamalar ile ne kadar ilerleyemeyeceğini biliyorum mesela. Yıllarca bu sorgulamalara düşersem -ki düşüyorum.-, bir karakter oluşumundan uzak kalırım. Netlik bazen gerekli hale geliyor. Evet, hayatın bu sorgulamalar olmadan da ne kadar ilerleyeceğini bilemem. -bilmem de değil, elimde olmayan pek çok şeyden biri.- İşte bu noktada ulaştığım sonuç oluyor yine ve yeniden sorgulamak. Hücresinden kurtulmak istemeyen bir suçsuzum. Adaletin düzene girmesini bekliyorum. -benim dememle hem düzensiz oldu bir anda hem de düzene girecek değil mi? değil.-

Yazıyorum bir yandan. Hatta çoğu yandan yazmaktayım. Ayrıca değinmeye çalışacağım bir yazı paylaştı geçen günlerde Ömer Abi. -tanıyorsunuz kendisini artık.- ”Değil yazmak, bazen bir şiiri okumam bile günlerimi alıyor.” Daha doğru çok az şey var bu konuda. Günlük olarak Aysarda paylaştıklarıma şiir demiyorum. Ben demediğim için şiir olmuyor değiller. Ama biliyorum ki üzerine daha fazla uğraşmalıyım. Buna rağmen, paylaştığı o yazı, yaptığı şeyi olumlu olarak gören beni yoğun bir sorgulamaya itti. Yazdıklarıma etki etti mi bilemiyorum. Neden bilemediğimi bir de burada sorguluyorum. -teşekkürler.-

Ben artık ağlıyorum.
Senelerdir ağlamadan acı çekmeyi öğrenmiştim.
Şimdi ağlıyorum yine, bilmem neden?
Beni ağlar görünce Leylâ da ağladı.
Anlaştık bu işte ana kız: beraber ağlıyoruz.

Memleketimden İnsan Manzaraları-Nazım Hikmet Ran

Neden ağlamadığımı mesela, merak ediyorum. Ağlamak kavramının kıymetini yitirdiğimi düşünüyorum. -pek çok şey gibi.- Bilmem neden? diyerek kendime soracak mıyım ağlarken bir gün, onu da bilmiyorum. Bilmemek kadar korkunç bir kavram ile karşı karşıyayken bile ağlamıyorum. Yahut hayatımın devam etmesine aldırmıyorum o kadar da. -sorgulamalarımı burada yapmak iyi mi onu da bilmiyorum.-

Yanlış olan ve beni etkilediğini düşündüğüm çok az şey var. Her kavramın, ömrüme yön verdiği kanısındayım. Olumlu-olumsuz olması da, bilinçli olduğum sürece önemini yitiriyor. Olumsuz bir deneyimin devamında bir kez daha yapmayacağım diyebiliyorum. Uyguluyorum da bunu. Kendini bilmek bu kadar kolay olmamalı diyorum sonra. -tatminsizliğim yoruyor.- Ağlamak kavramına bu yüzden çok deşemiyorum. Hatıralarımda yaşadığım hüznü bu eylem ile açığa çıkardığımı görüyorum. Fakat, bir süredir bu eylemden kaçış halinde mi ona ulaşma çabası içinde mi hareket ediyorum net değilim. Var olan tüm gerçeklikler gibi orada duruyor. -olur olmadık yerlerde ağlamam da dahil.-

Neden sorgulamasının, çok büyük olumlu sonuçları oldu hayatımda. Yalnızca benim de değil; bu soruyu ilk soranlardan günümüze kadar herkese katkısı olmuştur. Bilmem diyebilmek de insanlığın güzelliği kanımca. Cahillik olarak algılanabilecek bu kavram, cahillikten en uzak söz gibi geliyor bana. Her adımımızın başlangıcı. Her düşüncemizin devamı. Her hayalimizin çıkış noktası. Bilmedikçe gelen araştırma isteği, karşılaşılan herhangi bir bilgiye Neden? sorusunun sorulmasıyla şahlanıyor. Ulaştığı yerin tatmin ediciliği de ilgi çekmiyor. Yeniden değineceğim ama, o yolda olmak insanı zenginleştiriyor. -tekrara girmeye başladım. korkunç.-

Gül der ki yüzüm yüzlerden güzelken
Ezer suyumu çıkarırlar bilmem neden.
Bülbül de şöyle der ona sanki içinden:
Bir yıl dert çekmeden var mı bir gün sevinen?

Rubailer-Ömer Hayyam

Bazen basit düşünmenin kıymeti kadar kıymetli işler yapmıyorum. Kıymetli gelen sorgulama ve çabalarımın, basit görmek kadar etkisi olmuyor. -nimet.- Yine de, ömrüm boyunca bu basitlikten kaçacağım. Kötü ve sığ olduğu için değil. Temsil ettiği güzelliklere rağmen. Minimalize olmasına rağmen. Bunun sonucunda da; şu anki sorgulamalarımın bana ilerisi için zenginlik katacağı, sıkıntılı ama bilinçli bir sürecin getirilerinin olacağını, kısaca bir gün sevinmek için -ki buradaki bir ömürlük olabilir.- dert çektiğimi düşünmekten kaçacağım. -aranıyor da yazmayacak.-

Ezip suyumu çıkaran da yine benim sanırım. Kimsenin benim hayatım için özel bir ilgisi yoktur. Varsa da beni ezmeyi düşlemezler. -zaten acizim.- Hayatın acımasızlığı da değil. -ki acımasızdır, orası ayrı değil.- Bilmemek kavramından uzaklaşma çabası sadece. Her an daha çok yaklaştığımı hissediyorum üstelik. Her yazdığımda daha da cahilleşiyorum. Her okuduğumda biraz daha eksiliyorum. Okunacak, yazılacak, bilmediğim şeyleri öğrenince daha çok öğrenilmesi gerektiğini anlamak yaşatıyor bunları. İyi ki yaşatıyorlar, huzursuz değilim. -öyle umuyorum.- Hayatımın içine almakta zorlanıyorum. Fikirsel olarak olmasak da, basitleşmiş yaşamımız içinde barınacak kadar öğünleri yok. Fikirlerimiz yok. Cahilliğini kabul etmeyen insanlara bir şey öğretebilecek değiller. -iyi ki de değiller.

Bilmediğini söyleyen birinin ne kadar kaale alınacağı sorusu geliyor aklıma. -ne acı, geliyor.- Ali Abinin söyledikleri geliyor aklıma. ”Şair şiirde soru soruyorsa, okur o sorgulamayı kendi üzerine alır. Şairin bilgisi ile yazması gerekir. Şiirde soru çok sık olmamalıdır.” Haklılığını çok tecrübe ettim bu sözlerin. Evet, soru sordukça, bir şey öğretmiyor düşüncesine kapılıyoruz. Fakat öğreten biri değilim. Öğrenen bile değilim. Öğrenme çabasıyla hareket ediyorum. Nedenleri sorguluyorum, bilmediklerim üzerine yoruluyor ve heyecanlanıyorum. Bildikçe azalacak mı sorgulamalarım, onu da bilmiyorum. -artacak.-

Gam ile yuğrulmuş bu dertli beden
Yoksa tecelli mi bilmem ki neden
Vasiyetim size budur ölmeden
Oku çalış öğren ölene kadar

Dostlar Beni Hatırlasın-Aşık Veysel

Ölene kadar. Sevgi, holiganlık, emekli olamama korkusu ile heba ediyoruz o zamana kadarki yaşamımızı. O kavramları savunuyoruz ölene kadar. Seviyoruz, holiganlık yapıyoruz. Bilmediğimiz kavramlar ile karşılaşmaktan korkuyoruz. Nedenlerini sorgulamasın istiyoruz kimse yaşadıklarımızın. -hoş, kimsenin işi değil.- Biz kaçıyoruz nedenlerinden, kendimizle yüzleşmekten çekiniyoruz.

Ömrüme dokunan sorgulamalar biriktirmek istiyorum. Korkularımı arttıracak, düşüşlerimi kuvvetlendirecek, adımlarımı sağlamlaştıracak. Bilmediğimi haykırmak istiyorum tüm kitaplara. Söylemek istiyorum karşılaştığım tüm sorulara: Neden? Bilmem. -çözümü üreterek, mümkünse.-

Okumak, izlemek, seslendirme. Devam. Yarın ve pazar kitabevi mesaisi. Annem ile güzel bir günün sonu. Haftalık seri için çabalar artmakta. Haftaya yetişmesi umuduyla. Youtube biraz daha ağır işliyor. Kusurlarımı azaltma çabam arttı.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 44. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Başlığa vesile, kıymetli bir eser ile de ses olayım bugün. Neden Bilmem. Sorgulamalar ile dolu geçsin ömrünüz. Kıymetinizi arttırır. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Ömrün, Kıymetini.

bulut pamuğu

teselli, bağışlandı ölüm
bağımsız sahada karşılaşmak için
sevdiğiyle. görmemek için avuç içlerinde
bayram beyazı. yazılmaz kirli
düşünceleri, bağımsızlığı köleleştirir
teni

çan, dinler faşizmi
karıldığı toprağa merakı, tattığı
elmaya. tahrik gücüne yalanın-yasak
yaşamın. çizgisel yanında, sevdiğini
düşlemek. sekiz/beş yeterli
çalmaya vakit

araf, gamzeye gülüş
kin dengesi yitmekte. huzur
darmadağın yaşamı içinde memur
duası. çelişkili fikirlerine
atamakta devlet yetkili
kadrolarını

Zaytung 44. Gün Ses Kaydı.

Meslek Çıkmazı

Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları Konuşurlar İsterler Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde ve kasabada köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu.

Yaşamak-Cahit Zarifoğlu

Bundan önce yazdıklarıma selam olsun. Her birinin bir kaçış olduğu gerçeğiyle yüzleşeceğim bir yazı olacak. -ne acı, yaşıyoruz.- Üniversite okumak-okumamak, düşünmek geleceği yahut düşünmemek, zengin olmak yahut olmamak ile tamamen bağlantısız bir yazı olacak. Her biri, kimliklerimizi temsil eden en önemli kavramlar. Ancak mesleklerimiz, kimliğimizden dahi önce karar verilmesi gereken bir hale evrildi. Ne okuduğum ile tamamen bağımsız meslekler düşlüyorum. Ne düşlediğimle tamamen bağımsız mesleklerin bir erbabı olacağım sanırım. -kusur.-

Bir çalışan olmadan meslek hakkında yazmak ne kadar doğru sorgulamasından önce bir gence bunu sorgulatmak ne kadar doğru onu düşünmem gerekiyor. -ki ikisini de düşünüyor basit beynim.- Sorgulatmak deyince bir kişi yahut kurumu suçladığım düşünülebilir. Tamamen zıttı aslında. Suçlamaya en uzak yerdeyim. Neyi suçlayacağımı bilmiyorum. Suçlanması gereken bir yapı olup olmadığını da. Bir yandan tüm şehirlerimizde üniversite olması gibi bir kavramın çekiciliği, bir yandaysa aynı kavramın yavanlığı var. -yaşamın varlığı ile aynı.- Yahut, her bölümden mezun olabilmiş binlerce genç var; okumuş ve üniversite mezunu. Ancak onların dahil olmak isteyip olamadığı meslekler de. Çevremde ve çevrenizde karşılaştığınız o insanlardan, dostlarınızdan birisi olmamak için çabalıyoruz. Sanırım ilk defa sevdiğimiz insanlar gibi olmamayı düşlüyoruz. -okumak neler katıyor insana?-

Elbette istediği mesleğe kavuşmuş, mutlu ve geçimini severek yapabilen insanlar ve gençler de var. Ancak, azınlıkların kaideyi bozmadığı en net gerçeklik bu sanırım. Okumak yahut okumamak da bir önem arz etmiyor. -bilinen şeyleri yazmak da güzel.- Güvensizlik kavramının en yoğun yaşandığı seneleri geçiriyoruz. -geçmemesini umarak.- Kalitenin belirleyicisi bir kurulun varlığına inanıyoruz. -deistliğe sürüklüyorlar.- Olup olmadığını, kimlerin dahil olduğunu sorgulayınca da ”Gençlik bitmiş!” yaftası yemekten kurtulamıyoruz. Üstelik bunu söyleyenlerin kim olduklarını da bilmiyoruz. Kandırılmaktan korkmak, bitmek olarak adlandırılıyor. -tükenmeyiz kırmak ile.-

Bu yüzden kalbimizi dinlemek, daha önce yazdığım çabalar ve düşünceler içerisinde olmak; bir yerden sonra sığlaşıyor, çok derinlik katarken üstelik ömrümüze. Maddi güçten de bahsetmiyorum. Severek, sabah yorgun uyanmadan, aile kurmuşsak o aileye zaman ayırarak; kısaca benliğimize uyan bir meslek yalnızca düşlediğim. -yalnızca? ömürler heba oluyor bu uğurda.-

Serbest bir meslek seçtim ve başarıya ulaşamadım. Memur da olsaydım, başarıya ulaşamayacaktım; zaten memur olmak, başarıya ulaşamamak demektir.

Korkuyu Beklerken-Oğuz Atay

Memurluk kavramının yüceliğine de değinmek istiyorum. -toplumumuzda.- Devlet Baba kavramının varlığından bu yana, develete sırtımızı dayamak ile bir gelecek kurmak arasında bağ olduğuna inandırılıyoruz. Halbuki, sırtımızı dayadığımız yer ne kadar sağlam olursa olsun, üretmeden yapılan bir işin temeli sorunludur. Memur olmak başarıya ulaşamamak mı, bu konuda net bir ifadem yok. Tek bildiğim ve inandığım; başarının mesleğe dahil olduğumda gerçekleşmiş olmasıdır. Meslek sahibi olmak, sevdiğim mesleğe dahil olmak bir başarıdır. Sonrası, o amacı kurduğum zamanki heyecanım ile pekiştirerek daha da başarılı olma sürecidir. -umarım öyledir. kandırırsam kendime kimden özür dilerim?-

Hemen her mesleği yaparak sevdiğimiz şeylere zaman ayırabilseydik, bu sorgulamaya ihtiyacımız olmazdı sanırım. Şu an okuduğum bölümün sonucunda bir mesleğim olursa, yazmaya, tiyatroya, seslendirmeye ve filmlere ne kadar zaman ayırabilirim? -hiç.- Evet, çalıştığım bir süreci yeni geçirdim. Ancak; gencim, heyecanım gelişmek üzerine, tecrübe olarak gördüğüm bir işti. Evimi geçindireceğim -ki çok para gerekmez, yalnız kira. o da tüm maaş.- bir işe girdiğimde bu uğraşlarımın beni hangi zorluklarla karşılaştıracağı gerçeği kaçınılmaz. Çevremde bunu başarıyla sürdüren insanlara bu yüzden çok saygı duyuyorum. İstemediği meslekte olduklarını düşünmüyorum aslında. Yalnızca, uğraşları ile beraber yürütebilmeleri çoğu insanın başarılı olamadığı bir durum. Mesleki heyecanın diriliği, diğer uğraş ve çabalara da zenginlik katıyor.

Çocukluğumda arzu ettiğim şey profesör olmaktı. -çok net hatırlıyorum kapıma profesör, rahatsız etmeyin diye bir kağıt astığımı.- Bölüm ve alan tercihini yapmamıştım henüz. Ufaklıktım yalnızca. O günkü inancım bugün sürse de, okuduğum bölümden profesör olmayı -ki olabilirsem.- başarı olarak sayar mıyım emin değilim. Uğraşlarımın, çabamın yanında çok ufak bir detay olarak kalıyor. Tahayyül edemeyeceğim kadar mutlu da olabilirim. Ancak, şu an yazarak, tiyatroda yer alarak, seslendirme yaparak yaşadığım heyecan ve mutluluğun yüzde kaçı kadar olabilir emin değilim. Yine yer eder aklımda. Ki en yorucu tarafı da bu olacaktır. -olmasın olur mu?-

Meslek ya da eğilim gereği, insan üzerinde çok düşündüğümüz zaman, primat maymunlara özlem duyduğumuz olur. Art düşünceleri yoktur onların.

Düşüş-Albert Camus

Bir de bu düşüncenin gerçekliği var. Tek bir meslek ya da uğraş; ömrüme ihanet etmek gibi geliyor. -bari burada etmeyeyim.- Evet, oyuncu ve bürokrat, bürokrat ve oyuncu olanlar; sanatçı ve aydın, entel ve yancı olanlar var. Başarıyla da yapıyorlar, kendi hazırladıkları başarı skalasına göre. Ve ülkemizde de hayatımızda da yerleri çok. Meşgul ediyorlar yaşamımızı. -kötü örnek bitti.- Bunun yanında; başarılı bir şekilde iki hatta üç mesleği yahut çabayı da sürdürebilenler var. Ancak, kendi hayatımda farklı uğraşlarla bir arada yürüttükçe karşılaştığım olumsuz düşünceler farklı bir seviyeye evrildi. İyi ve olumlu düşünen insanlar ile ancak üniversite hayatımda karşılaşmaya başladım. Elbette bu olumsuz düşünceler bir yıkım yahut tek düzeliğe geçiş gibi bir durum oluşturmadı. Aksine, daha çok çabalamaya itti ve itiyor. -umarım derinlerde bir yerde yer etmemiştir.-

Alıntıdaki kadar ağır düşüncelerim yok. -ağır olması da tartışılır ama.- Hayatıma bakınca, keyif aldığım tek bir şey olmadığını gördükçe; ileride hangisi ya da hangileriyle vedalaşmak zorunda kalacağım korkusu var. İnandığım şey; sevdiğim ve keyif aldığım çabaları, hayatıma devam ettirebilecek kadar maddiyata da döndürebilmek. Çabam da bu yönde. -yavaş yavaş başlıyor gibi, bakalım.- Sanırım en çok korktuğum şey, şu anki amatörlük ve heyecanımı yitirmek. Bunun olmaması da en büyük çabam. -umudum, sevincim.-

Meslek kaygısından biraz uzaklaştım sanırım. Ama en iyi bu şekilde anlatabilirim diye düşünüyorum. Kendi hayatımda, özellikle de son 10 aylık süreçte yaşadığım zorluklar; bu kaygının daha da artmasına yol açtı. Kimlik sorgulamalarım, samimiyet arayışım, düşünmeye daha çok vakit ayırmam da aynı paralellikte ilerledi. -yoruldum demek için çok gencim. yine içine atarak devam. patlama noktam daha da zorlu noktaya doğru ilerliyor.- Hepsinin birleşmesi bir depresyon başlangıcı da olabilirdi. Ne mutlu ki geleceğim için kaygılanıp üretmeye çabam var. -biraz motivasyon.-

Sevdiğin işi meslek edinirsen, hayatında bir gün dahi çalışmış olmazsın.

Konfüçyüs

Çıkmazım çalışmak ile ilgili değil. Çıkmazım, emekle de ilgili değil. Doğru emekçi olmakla ilgili. Okumayı sayılar ile değil de güvenle paylaşabilme ile ilgili. Kusursuz bir birey değilim. Mesleğimi kusursuz yapabilmek üzre çıkmazım var. Severek yapabilmek ile ilgili. Korkusuzca uyanmaktan, enflasyondan. -mümkün değil.-

Hayallerime ulaşma değil de amaçlarım için çabalama yolunda. Uğraş veren binlerce gence en azından. -ben olmasam da.- Biraz daha güven aşılanması amacıyla. Yollara verilen saygı kadar, vakıflara ayrılan vakit-nakit kadar. -hoş, ufak bir kısmı da yeterli olacaktır.-

Okuma, izleme, üretme. Devam. Annem geldi. -sağ-olsun.- Haftalık bölüme odaklanmış durumdayım. Çabamı ona ayırıyorum. Seslendirmeleri de bitirme gayreti ile. Derslerim de başladı. Yoğun bir boşluktayım, teşekkürler.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 43. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Annem ile ilk dinlediğimizde çok sevdiğimiz bir eser ile ses olayım bugün, anıların hatrına. Derniere Danse. Kayıplar ve beraberlikler çok güçlü. Birinde anı biriktirmek için özgürsünüz üstelik, daha ne olsun? -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Özgürsün.

devir/daim

temel, insan olma hatası
anlam yükleme telaşında sömürgeci
bakışlarına çevresinin. zor adımlıyor
sevdayı. korkusu aydınlık yüzlerin,
hasret ve ümitlerin sonuncu
kalması

kabul, kırılgan özür
poetikası asılmakta. özgür düşün
dileklerin olmamalı basitliğinde şiirinin
seyrettiğin yaşamın kaçıncı huzursuzluğu
içinde sürünmekte
gönlün?

formül, ezber dayağı
evrenin öğretileri içinde kaybolmuşluğu
sessiz besteleri, unutulmuş günlüğü

arasında rotring
kalemi. yeniden demek için
cesareti yahut ilk adım
sessizliği

Zaytung 43. Gün Ses Kaydı.

Bir An

Sonu gelmeyen an, ulaşılmayan an yoktur. Büyük bir tutku ile beklenilirse, zaman geçtikçe beklenilen günün yaklaştığı sanılır. Bir yıl mı geçti? Daha iyi denilir, hazırlanacak zamana ihtiyacı vardı. İki yıl mı geçti? Gelmesi yakın….

Doğunun Limanları-Amin Maalouf

Sonu gelmeyen an. Mümkün mü sorgulaması yapmaktan yorgun düşüyorum. Bir yanda her anın sonsuz olabileceği fikri yer ediyor. Güçleniyor bu fikir geçmişimdeki saniyelik anların halen etkisinin sürmesi ile. Daha da güçleniyor, ölümün anlık olmasına karşın ebediyeti ile. Güçleniyor doğum anının kaçınılmazlığıyla. Ancak eksiliyor da sevmekten kaçtığım anlarda. Sevgiyi dile getirmediğimiz anlarda. Bir yandaysa, hiçbir anın sonsuzluğa erişemeyeceği fikri uyanıyor. Öyle olsaydı diğer anların, yaşamaların anlamsızlaşacağı fikri uyanıyor. -uykusu derin de değil.- Huzursuz bir sorgulama bu, anı kaybederek yapılabiliyor. -net değilken üstelik sonsuzluktan.-

Bazen yazarak dahi belli anları kaçırdığım düşüncesine kapılıyorum. Dopdolu yaşayamıyorum çünkü her anı. -umarım bir kısmı öyledir.- Hikayemin, en azından benim için, okunabilir olması çabasıyla hareket ederken; hangi anlar kıymetli sorgulaması çok yormaya başladı. Sanki hayatımın hiçbir anı sürpriz olmayacakmış, her an birbirinin farklı roller ile tekrarı olacakmış hissi oluştu. -çok sürpriz ve beklenmedik an yaşamama rağmen. acizliğime ve tatminsizliğime sağlık.- Hangi an bugün önemliydi sorgulamasını inanarak savunuyorum, savunurum da. Günü doğrultmaktır benim için. Batanın yalnızca güneş olduğunun kanıtını oluşturmaktır. Fakat, -cümle ne kadar dolu da olsa fakat geliyorsa vardır bir sıkıntı.- bu sorgulamanın bir sonraki günü ve spontane olayları kaçırmaya yaklaştığını da düşünüyorum. -üzgünüm.-

Sevdiğim bir arkadaşım birkaç saat önce Tarot Falı baktı. Seviyorum o hissi, eğlenmeyi o kartlarla. Üstelik tasarımları da çok güzeldi. -inanmak için zorlamışım kendimi sanırım.- Her şeyin içinde en çok dikkatimi çeken de, içime attıklarımın çok olduğunu söylemesi oldu. -ki doğru.- Dikkatimi çekmesinin sebebi halen daha olması. Bu kadar yazıyor olmaya rağmen -ki amacım bu değil.- nasıl içime attığım şeyler olabilir? Neden bu kadar fazlalar? Neden ömrümün ihlalini yapıyorlar, daha doğrusu yapıyorum? Anları anlamsızlaştırdığının bilincindeyken üstelik. Hemen her şeyi anın kıymeti ile yaparken, bunun için çabalarken hayatımı bu kadar bağlamış olmanın gerçeği ile yeniden yüzleştim. -bir tarot falında evet, gariplik artıyor.-

Anı beklemek ile ilgili alıntı ise daha korkunç geliyor. Belki de o anlar bizi bekliyor. Mesela mesleğimiz; bizi bekliyor, ilk günümüzü o işte. Bizim beklemek ve zamana yaymak gibi özgürlüklerimizin olması büyük bir kısıtlama. Elbette niyetim her şey şu an olsun değil. Olmasa da beklemek yerine daha inovatif hamleler yapabiliriz. -girişimci değilim.-

Bir an kayboldun gibi. Yaşadım kıyameti

Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti

Şiirler-Erdem Bayazıt

Biliyorum ki kaçmak isteği olacak, biliyorum ki her şey hissedilince güzel ama bu bölümdeki bir anlık kaybolma eylemini düşünmeden edemiyorum. -kriz, okul, meslek sıkıntısı gibi konular düşünmeye değmez!- Kıyameti de yaşayarak, yorularak ama emaneti bularak. O emanet; hayat amacından yaşama sevincimize, ölümümüzden cennetimiz yahut cehennememize kadar büyük bir skala içinde. Her şeyi kapsayabilir. Herhangi bir an da bunların tamamını kapsayabilir. Hayalden öte yaşama ihtiyacım var sanırım. -evet.-

Yorulmadığımı söylemek de içime atmaya dahil sanırım. -bir fal gerçekleri ortaya koymadı aslında, biraz yüzüme vurdu.- Yorulduğum çok şey var. Çok çaba, çok hayal, çok sevgi arayışından. Sevilmek değil, sevgi. Sevmek de değil, sevgi. Ancak, yorulduğumu söylediğim anda -doğal bir alışkanlık olarak.- gelecek olan dinlenme haline mesafeliyim. Hangi döneminde yaşamımın -ki yirmibir, belki bir hiç.- gerçek anlamda dinlendim bilemiyorum. Hangi zorluktan sonra -neye zor dediğimi de hatırlamıyorum.- yorgunluğumu attım? Uyumak kadar basit bir dinlenme haliyle değil elbette. Bir anda dinlendirebilecek eylemler de mümkünken. Dinlenmeyi anı kaçırma olarak gördüğüm için sanırım bu. Ve bu düşüncenin yanlışlığından kaçırdığım anlar. -bugün doğru konuşuyor biraz.-

Bir an kayboldun gibi. Daha önce değindiğim kırklara bir anlık görünmek isteği ile paralellik gösterdi bu alıntı. Kaybolmanın ve bir anın da benzerliği var. Genelde yaşadığımız, aslında kaybetmediklerimize karşı, ani reaksiyon ve heyecan ile aradıklarımızın aslında hemen yanı başımızda olması gibi. O bir anlık hissi yaşayabilmek için bir oyun oynuyor belki de beynimiz bize. Hayattasın diyor, kaybettiğin ve kaybedeceklerinin kıymetini bil diyor. -yahut bir genç gereksiz yere konuşturuyor onu.-

Bir an kelimeler durur ve sessizlik anlatmaya başlar…

Hall Cibran

Evet, sanırım kelimeler ancak bir an durabilir. -çok dolu bir an olsa da.- Sessizliğin susmadığı anları yaşıyorum kendimle yüzleşirken. Sürekli, kendi içimden gelmeyen -yahut öyle zannettiğim.- sesler ile karşılaşıyorum. Delirmek değil. Bilinçli olarak yapıyorum bunu. -öyle olsa daha iyiydi, kim bilir?- Sonra, kelimeler ile olan beraberliğime doğru yola çıkıyorum. Yazmak önemsiz, okuyacağım tonlarca şey var. -yalnızca hacimsel ifade etmem küçük göstermez onları.- Bir de yazarsam, teşekkürler.

Anlarımı kıymetlendirme çabamın kaybettirdiği anları düşünerek biraz daha an kaybediyorum. Çabanın, hayatın ani gelişmelerine karşı reaksiyonsuz kalması bir gerçek. Bunu yaşaya yaşaya tatbik ediyorum. Okumalarım bu kadar anlam veremezdi sanırım bu konuya. Ömürlük bir anı tasavvur ettiğimi düşünüyorum bazen. Bunun zorluğunu, imkansızlığını, hayal ürünü oluşunu. Ömürlük düşündüğümde, bu reaksiyonsuz kalmak ile nasıl başa çıkmayacağımı da. -çok sağlam başa çıkamazdım be.- Bu yüzden adımladığım günlük düşünme kavramına rağmen böyle hissetmeye devam ediyorum. Boşlukta değilim sevgili okur, buna inandırmıyorum da kendimi. Bilinçli ve diriyim. Yalnızca, halen daha anı yaşamanın kıymetini savunabildiğimi düşünüyorum. Yeterli değil, avukat değilim. -olsam da yeterli değil.-

Bir an o kadar çok kullanılıyor ve kısa zaman olarak görülüyor ki; kalp krizinin, sevdanın, doğumun, ihanetin, kirin, günahın ve sevabın bir anlık olduğunu unutuyoruz. Ve bir anlık da unutmuyoruz. O bir anı gerçekten yaşayınca ancak hatırlayabiliyoruz. Çoktan geçmiş oluyor çoğu şey. Çoktan çoklaşmış-çolaklaşmış oluyor anlar. Bu anı mesela, bu yazı ile geçirdiği için herhangi biri, o kişiye duyduğum saygı ve ettiğim teşekkür bir anlık olmayacak. Yakın görünme çabasında değilim, zaten büyük ihtimalle de çok uzağız. Anı kim ve ne ile geçiriyorsak, paylaştığımız şeyin kıymeti kadar kıymetleniyor.

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

An Gelir-Attila İlhan

İşte o bir an, ne kadar sürmüş olursa olsun, bir andan daha uzun olan ömrünün hırsızı olacak. Kimsenin diyecek sözü olmayacak. -yalnız helal olsun, nasipse.- Kimsenin sözü geçmeyecek, hiçbir makam arabası ile tekrar geri getirilemeyeceksin. Adının okunurluğu gidecek yıllar geçtikçe, yeniden üzerinden geçemeyeceksin.

Anın ölümle bağı, zamanın zamansızlık ile bağı ile güzel. Onlar ile anlamlı. Yalnızca ölüm değil bugünkü sözlerin ulaştığı yer. Bizim ulaştığımız yer orası yalnızca. -yalnız.-

Okuma, arkadaş, muhabbet, seslendirme. Anne heyecanı. Dinlenme süreci olmadığını daha net hissedemeyeceğim günler yaşıyorum. Boş zamanım halen var, yoruluyorum düşünürken. Haftalık bölüm heyecanı ile.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 42. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Güzel bir eser ile, yeniden siyasiyabend ile ses olayım. Paranoya. Yaşıyoruz her gün azar azar. Muhabbetin kıymetini kaybetmeyin. Sessizlik ile de kendiniz ile de. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Kaybetme, Kendin

bilet

kumar, içgüdüsel kayıp
çocukluğunda oynamadı bilmediği
insanlarla, çekingen. çapulcu kavuklu
yemişleri ile öğretenlerin. çoğulluktan yanaydı
halkın kabulü komünist
damgası, oy pusulası

simge, karelere sığmıyor algı
masa başı iş, markasız üstündeki
okumuşluk. yolsuzlukları savunmuyor, dindar
kimliği alınmakta. görevleri kısmen yerinde
sayıyor

sayım, varlıksız miras
şiddetli ağrıları, anlam-sızı okuduğu
yalanların. dokunduğu soğuk, hissiz
kalanların. tarihi önemsiz, bilmeden yaşamının
son gününü. kusursuzluk, mermer.
yakıştırmakta

Zaytung 42. Gün Ses Kaydı.