Hayat Sinopsisi

Kimsenin elinde bir metin görünmese de herkesin aklında bir senaryo vardır aslında.

Beyoğlunun En Güzel Abisi-Ahmet Ümit

Doğar, büyür, yaşar ve ölür.

Hiçbir senaryonun böyle bir senaryosu yoktur sanırım. -sanat filmleri de dahil.- Ancak ilk bölümü temsil ediyor olabilir. Yahut kavramları detaylandırıp insanları soğutmak istememişler yaşamdan. -yeterince şey yok çünkü.-

Konuya çok hızlı bir giriş yaptım sanırım. -bunu da kullandıysam tamam, yuh artık!- Ancak yazdığım konuların ana kaynağını yazdığımı hissediyorum bugün. Yaşamın sebebinin sorgulanıp çoktan bir yola girmiş olmam gereken yaşta üstelik. -geç kalıyorum.- Bunu gerçekten istediğimden de şüpheliyim üstelik. Günlerimi ne ile dolduruyorum, boş bir günüm var mı, hangisinden daha iyiydi bugün, ileride -eğer ileriye gidebilirsem.- anlatacağım kaç tane sağlam hikayem var, bunların kaçını kendime anlattığımda yalan söylemediğimi bileceğim? Korkuları sıyırmaya çalışırken içimden onların ısrarlı var olma çabası ile karşılaşıyorum. -galip gelemeseler de çetin geçiyor mücadele.-

Hemen her gün daha erken yaptığım, yaşadığım bir anı hatırlamaya çalışıyorum. -unutup unutmadığımı bile bilmiyorum halbuki.- Yirmi bir yılın geçmişine, ilk adımlarına -sanırım daha doğru adımlardır şu günlerdekine göre.-, ilk ağlayış ve gülüşlerime. Uzatmaya çalışıyorum geçmişimi, yeterince hayatta değilmişim gibi ufakken. Bir arayıştan daha çok unutma kavramına duyduğum kızgınlıktan sanırım. Kendi yaşadıklarımı dahi unutursam ne kalacak beni anlatana, hangi kitaba, şiire sığınacağım? -hiçbiri arasına almak istemez beni.-

Sinopsis derken aslında yeniden bize dayatılan, belki kötü niyet olmadan öğretilen kısa cümleyi açıklamak niyetim. Her film hayattan, hayal gücünden, fikir ve yorumlamalardan bir anı aktarırken neden her birimizin yaşadığı hayat için bir sinopsise ihtiyaç duyuyoruz ki? Neyi anlamsız ve basit görmeye çalışıyoruz? Yaşanılan ufak -aslında hemen her şey gibi büyük.- bir olaya verdiğimiz tepkiler ile yaşamın kudretini, inançlarımızın büyüklüğünü överken neden acziyete bağlanıyoruz? -evet aciziz, ancak yaşadığımız hayatın tek acizi de biziz.-

Oda ve sen
Dayanabilirsen
Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte başkalarıyla birlikte taşıdığımız kendimiz.

Yaşamak-Cahit Zarifoğlu

Oda ve sen/dayanabilirsen. Kaçımızın -ben de dahil.- bulunduğu yer ve zamandan memnun göründüğü yahut olduğunu tahmin edemiyorum. Her anın zorluk ve çekilmezlikleri sinopsisin ölür kelimesinden daha değerli geliyor sanırım. Ölür; bunu unutsa da, bir inancı olmasa da, milyonluk tarihi yönetse de. Değişmez. Sonda yazılması son olduğunu da göstermez üstelik. Hiçbir film ondan etkilenen insanların aklından silinmeden ölmez. Yaşamını sürdürür. -istemese de.-

Bu kural da değil. Kuralları da biz koyuyoruz, belli sınırlar içerisinde. Yaşayacağımızı biliyor, doğuracak çocuklar olduğunu fark ediyor, ölümün sırtımızda taşıyoruz. Dokunamadan, göremeden. Ölüm yazısı değil, biliyorum. -belki bir yazı da değil.- Yaşamı o olmadan anlatmak, güzellik ve esenlik talep etmek de mümkün değil. Yolu yürümeden mutluluğu da hatayı da yaşayamayacağımız gerçeği.

Yaşamın genel kanısını yıkmak hiçbir zaman mümkün olmayacak. Onun bizden bağımsız ilerliyor oluşu, biz olmasak da ya da bir şey yapmasak da varlığını sürdürecek oluşuna takılıyoruz. Yaşamı çevremizde gelişen olaylar olarak yorumluyoruz. Aslında ufak bir gücümüz olduğunu kavramak, egoyu gereken yerde tutabilmek adına güzel bir uğraş. Bunun sürekliliğinin -sürekli bir şeyler yazmak gibi.- getireceği zarar ise yaşamdan ve kendimizden tamamen kopmak oluyor. -feda edebilir miyiz kendimizi?-

Yaşamak bir sokak lambası gibi
Bir gece evden atılmış bir çocuk sanki.

Yaşamak-Cahit Zarifoğlu

Tam olarak bu hissi yaşadığımı düşünüyorum bu yazı özelinde. Zorla atılmış, nerede olduğunu bilmeden adımlayan, bazen bir ışığa sığınan, bazen soğuğun kesilmesini uman. Nerede olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini; o ortamda hayatta kalabilmeyi öğrenince de tekrar evine kabul edilen çocuk gibi. -hiç kaçmadım evden, düşünceler sadece.-

Yahut anlamak ve araştırmak için hiçbir adım atmadan, en basitinden lambanın her gün kaçta yandığını öğrenemeden de ayrılabiliyoruz sokaktan. Özgürlüğünün farkında değiliz yaşamanın. -bu kadar genelleme yapıp yalnızca kendimi anlatıyor olmam da garip.- Bize yazılan senaryo içerisinde olduğumuzu düşünüyoruz belki, yahut yalnızca çevremizdekilerin yazıldığını. Hiçbirinin, kendimizin de, araştırmasına girmiyoruz. Karaktere hiçbir şey katmadan gerçekleştiriyoruz performansımızı. -kötü oyuncular da iş yapar, nadiren.-

Bir senaryo varsa, bunun içindeysek bile o karakteri harekete geçiren; onu yaşayan, vücut olan biziz. Yeter ki kavrayabilelim karakterin gücünü. Sığındığı her yerin bir anlamı olduğunu, her özgürlüğünün bir sebebi olduğunu. -olmayanın da etkisi vardır senaryoda.-

…ve gördük ki mekan değildir, zamandır önemli olan ve lakin o da değildir, eylemdir önemli olan ve o dahi değildir, kalp olmadıkça.

Yaşamak-Cahit Zarifoğlu

İnanıyorum kelimelerin gücüne. -boş konuşmaya da, yoksa neylerim.- Yazılan bunca güzelliğe rağmen de yazıyorum, korkunç bir inanç.

Her eylemimizin tek danışmanı kalbimiz olmalı. -gereklilik kipini kendime kullanıyorum, hiçbir kişi ve kurumu bağlamaz.- Sinopsis değişmeyecek olsa bile, senaryonun her parçası içerisinden yeniden dallar, yollar, krallar, soytarılar, memurlar, işçiler, katiller ve cesetler var olacaktır.

Yaşamak güzel, karakterimiz de fena değil aslında. Zenginleştirmek -maddi olmasa da.- bizim elimizde. Yaşam bizsiz devam edebilecek kadar gelişti. Bizim yaşamımız için uğraşacak bir khk da çıkartılamaz. Kendi karakterimize ne katarsa filmin sonu daha büyük başlangıçlar getirecektir. -benim filmimi gösterecek salon bulamam.-

Son günlerde düşüncelerim ve fikirlerimin ağırlık olduğu yazılar ile buradayım. -amaç da buydu.- Tabii ki bir film, kitap, düşünceler, isimler üzerine de konuşmak istiyorum ancak zamanımın daralması araştırma yapmama engel oluyor. Daha sığ birisi olarak karşınıza çıkmak da istemiyorum.

İşten de bahsetmeyeceğim artık, alışıyorum. Ayaklarım biraz daha geç alışacak.
Zarifoğlu okumamı daha net belli edemezdim sanırım. Okumalar devam etmekte, zenginlik katıyor -varsa.- karakterime.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 21. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmaya ve dinlenmeye hazır-nazır. siyasiyabend ile Ağrı Dağından Uçtum diyip sesleniyorum bugün. Bizon yine hayran bırakmakta kendinde. Dinlerseniz mutlu olurum. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Dinlersen.

kırık kemik

sis, yaradılışı insanın
kumbara boşaltan çocuk, heyecanı
parasızlığın. çok sonra izlediğin
filmin hırsızlık. yaraların deşilmesin
kayıpların yüzyıllar. çalındı
ilerleme

ham, yaradılışı insanın
-dahası hala-
payına düşen köşe, bulvar
süslemekte uyluklarını. gece
üşümez ellerin, insanların
nefesleri

bağ, yaradılışı insan duygusunun
omzunda adem elması. çirkin
duruşu aynada, bakılması yasak
çürüklerini seçelim! haykırma, sesin
çıkması, değil çok; sündürmekte
zamanı

Zaytung 21. Gün Ses Kaydı

Hayal Satmak

Ona mutlu bir dünya yaratan, ama aynı zamanda da altında ezilmesine neden olan güçlü bir hayal gücü.

Genç Werther’in Acıları-Johann Wolfgang Von Goethe

Hayal ile başlamadı mı zaten her şey? Ailemiz bir çocuğumuz olsa ne güzel olur diye başlamadı mı serüven? Hayattaki şansımı sürekli ailemin bunu söylemesi ile doldurduğumu düşünüyorum. -benden tamamen bağımsız.- Çünkü o an ile birlikte hemen her şey hayal ile devam etti. Ondan kurtulmak istemedim, ayrılmadım. O da benden ayrılmadı üstelik. -bunu pek sık yaşamam.-

İç dünyamızda oluşturduğumuz evrenin en önemli parçası oldu hayal. İyisiyle-kötüsüyle. Her an onu yaşamak, kabuğa çekildiğimiz zamanlarla onun heyecanı ile tekrar açtık kendimizi. Hiçbir hayalin belki ile kurulmadığı bir aidiyet duygusu yaşıyoruz. Belki çok vurucu bir söz, hayal onun için çok güçlü. Susmayan, her an bizimle olmaya devam eden, başarılı olduğunda sonrasını araştıran, tatmin olmayan bir içbenlik. -korkutucu, bir yandan heyecan.-

Aslında onunla yapabildiğimiz tek şey rehavete kapılmak da olabilir. Kurtuluş yolu bulamadan -ki kurtuluş neyden, kimden, nereden? her yerde biz varız bir defa.-, yalnızca sığındığımız dal olarak kalması da mümkün. Ki rehavete kapıldığı an insan; olduğu yeri, dünyanın yuvarlaklığını -herkes başa dönebilir bir gün, eğer ilerlediyse.-, adımızı, paramızı unutabilir. Kazancını yalnızca hayaline harcayabilir; kimliğini.

Tüm bu zıt kavramlara rağmen hayal kurmadan geçen günler sıkıcı ve boş zaman kavramlarına uymaktan başka bir şey olamıyor benim için. Eve her gittiğimde tüm sorunları unutacağımı, saat on ikiyi geçtiğinde yeni günün başlamayacağını, kitapların sihirli annemdeki gibi okunabilir olacağını -ki daha fazlasını okuyabileyim- ve daha nicesini kurmaktan aldığım keyif -boş bir adamım, unutmayın.- bambaşka hissettiriyor.

Yazıp durmak, kafasını ve ruhunu önemsiz şeylere harcamak, inançlarını değiştirmek, zekasını ve hayal gücünü satmak! Doğasını zorlamak, sürekli heyecan ve karmaşa içinde olmak, dinlenmek nedir bilmemek, devamlı koşturup durmak… 

Oblomov-İvan Gonçarov

Beni ve benim gibileri eleştiriyor Gonçarov bu bölümde. Sürekli, her gün yazmayı. -ben tutundum bir dala işte.- Ne zaman dinleneceksin diyor. Mümkün değil.

Aslında asıl aktarmak istediğim; benim değil ama hemen her sanatçı, düşünürün yazdıkları ve ortaya koyduklarıyla zaten bir hayal gücünü sattığı ile ilgili. Sanatı zanaatten ayıran en önemli unsur sipariş üzere yapılmıyor oluşu; aslen maddi bir beklentinin olmaması. -zanaatkarlar iyi ki varlar, mükemmel içerikler oluşturuyorlar, benden kat kat iyi.-

Hayal gücü, hayal ve düşünce pazarlamayı sanatçıların üzerine yıkacak değilim. Bu düşüncem de yalnızca, bu insanların var olan yetenekleri ile oluşturdukları eserlerin değerli olması. Asıl hayal satma kavramı daha önce bahsettiğim şekliyle meydana geliyor. Kendimizi kandırarak, kandırılarak, hayallere inanarak.

Çünkü hayalin inanılacak tek tarafı bizim ile meydana geliyor oluşu. Çoğunluğu gerçekleşmeyecek şeyler dahi olsa onlar, bizim düşüncemizden geliyor, istek ve arzularımızı, heyecanlarımızı, korkularımızı içeriyorlar. Değişmeyecek de bu durum. Varlığımız ona bağlı değil elbette. Ancak sahip olmadığımız hemen her şeye düşkünlüğümüz ile insanlık tanımını tamamlıyoruz. -tanım olarak değiştirmek mümkün görünmediğinden.-

Gerçekçi, hem dünyayı hem hayallerini bilen kişidir. Sizinse aklınız başınızda değil, üstelik binde biriniz bile hayal kurmayı bilmiyorsunuz.

Dünyaya Orman Denir-Ursula K. Le Guin

Evet sanırım öyle. Gerçekçi bir yaşam sürme çabasında olsam da hayallerimin içeriğindeki garipliklerden bahsettim. -her gün yazmak gibi.- Hayal ile amaç arasındaki farkı bilmiyoruz belki de. Amacın kudreti bizi etkiliyor ve hayal kırıklığı olarak nitelendiriyoruz onu. Halbuki hayal, kendi içinde tutarlı olmasa da bizi o an farklı dünyalara götürmekte. Evet geri dönmemiz ve yaşadığımız yeri bilmemiz gerekir muhakkak. Yine de o evrenin içi belki dünyadan daha ilgi çekicidir. -hayali düşünceler.-

Amaç ise kendi içerisinde tutarlı olmak zorunda. Yolumuzdaki engellere rağmen ayakta kalmalı ve bir anlık dünya değişimi hissi değil her an o amaç uğrunda çabalamayı gerektirir. -ne zaman bu kadar net konuşur oldum, kim inanır?- Arasındaki farkı anlayamadıkça, yolda geçirdiğimiz tüm zaman bir hayal ürünü, yolun sonu ise hayal kırıklığına dönüşebilir. -yolun sonunda kitap var ise vay halime.-

Aklımız başımızda olsun olmasın, hayal ile yaşamaktan daha çok onu hayatımızın bir parçası olarak kabul etmek özgürlüğünde olmamız gerekiyor sanırım. -hem hayalim hem amacım her gün yazmak, garip. Hayalimiz ve hayallerimiz -içerisinde gerçekliğimizi de barındırır.- satılabilir, ihtimal dahilinde. Ancak amacımız uğrundaki yolu yalnızca biz çizebiliriz.

Herkesin hayal gücü köreldiğinde, artık hiç kimse dünya için bir tehdit olmayacak.

Ninni-Chuck Palahnuik

Hayal gücü olmasaydı, hayal etmek olmasaydı yalnızca bir tehdidin yokluğu değil sağlıklı insan yokluğu dahi çekebileceğimizi düşünüyorum. -sosyolog olarak galiba.- Onun içerisindeki bizi hayata bağlayan gücün devamlılığı amacımıza sürüklüyor aslında.

Elbette sanatçıların bu içgüdü sayesinde hayatımıza -kimilerimizin hayatına. -dahil oluşu da bu güzelliği zenginleştiriyor. Onların olmadığı bir dünya içerisinde konuşulacak sığ şeyler artacak ve hem birbirimizi hem de kendimizi anlamak adına çok daha fazla efor sarf edecektik. -yahut daha güzel şeyler olurdu, olmadı.-

Hayalimizi kendimize inandırmak zorunda değiliz. Amacımızı da. Biri ile mutlu olmayı öğrenip, zenginleşebilir; diğeri ile günümüzü aydınlatacak uğraşların kapısını aralayabiliriz. Günümüz yarın olmayacaksa amacımız için daha çok uğraşmalıyız. -ajandalarda sürekli bugün yazmalı.-

İş devam etmekte, yazıları olumsuz etkilememesi en büyük isteğim ve amacım. Çetin ve zorlu diyemeyeceğim, her iş kadar işte. Soluklanmak için güzel bir yol. Haftalık köşe biraz ertelendi bu yüzden. Ancak taslak ve isim hazır. Kısa zamana açıklanacak. -müjde için basını davet edeceğim.-

Ece Ayhan ve dün bahsettiğim isimler ile devam ediyorum. Güzel gidiyor okumalar, dinlenmeme vesile. Bugün okuyan herhangi biri var ise yirminci gün hatrına ondan yahut onlardan talep ediyorum günün sesini. Mutluluk duyarım

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 20. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Kısa bir molada, vapurda, olmayan zamanda, belki bir gün yaparsınız, kim bilir? -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Yaparsın.

masa başı

incir, mitolojik tatlılık
çalıntı bilmişlikler ile sürünmekte
dili, kızıl damarı
kanı akan, üstüne giydiği
kapitalizm
karşıtı

çekirdek, günebakan hasadı
hanesine evrilmiş insanları
mabetlerin gelir
gider. çalkantı dönemleri
memleketin, bir oda ayrılmış
devrimine -bir oda.-

yaprak, kum çölde
özgürlük. hem henüz kararlaştırılmış
düşlerinden uyandırılacağı, ekmek.
kumarın galibi? olmayacak masasında
müridin

Aramak Üzerine

Gerçeği aramak onu elde etmekten daha kıymetlidir.

Albert Einstein

Gerçek üzerine yazmadan -her konuda da konuşma be!- gerçeği yahut yalnızca aramak kavramını yazmak istedim. Bu sözün ve daima içimde hissettiğim yolda olma isteği de etkiledi beni. Her anımda görmekten en çok keyif aldığım şey; başarılı olmak -zaten mümkün mü?- değil yolda geçirdiğim, uğraşırken kazandığım zaman olurdu. Zamanı geçirerek de, dolu dolu anı yaşayarak da kazanabildiğimi hissediyordum. -kendime yalanlarımla meşhurum.-

Alıntıdaki sözün çağrıştırdığı en büyük duygu harekete geçme kavramı oluyor. Sonsuz bir dünyada yaşadığımız hissinden kurtulamıyoruz, görünen o ki kurtulamayacağız da. Ancak bu inanç -diğer aşırı inançlarda da mümkündür.- bizi rahatlamaya, tamamen teslimiyet ve harekete geçmeme haline sürüklüyor. Sonsuz ve ölümsüz -her koltuk sahibinin rüyalarını süsler.- olmak çok büyük zararlar verecekken bize; onun düşüncesi de bizi asalak bir hale sürüklüyor. -toplum üzerine alınmayacak, söylediklerim çok da umursanmayacak sonuçta.-

İşte bu asalaklığın içinden sıyrılıp doğru hareket edebilme ve arayacağımız şeyi bulma yoluna girdiğimizde, hepimizin içindeki potansiyel akademisyen ortaya çıkacak. Her sene aynı şeyleri anlatmak olarak değil; her sene farklı insanlara anlatmak. Her zaman aynı konuda ya da konularda araştırmak değil; aynı konuyu farklı fikirler çerçevesinde araştırmak, yorumları öğrenmek ve bir yoruma ulaşmak. Bildiği şeylerle övünen değil mezun ettiği gençler ile gururlanan; öğrendiği ve -zor ama bir gün belki.- arama sonucuyla övünerek değil yolda kazandıklarıyla gururlanmak.

Aramak, çağrışım olarak hemen hepimizin kafasında ilk etapta telefon çağrısını uyandırsa da aslında bize anlattığı -sözcükler de konuşur, benden daha dolu hatta.- hikayesiyle değerlidir.

Cesur bir insansan daha yeni bir dünya aramak için hiç bir zaman geç kalmazsın.

Ruhlar Dükkanı-Stephan King

Daha yeni bir dünya… Çok felsefi kaldığını düşünsem de bir önceki düşüncemi desteklediğini hissediyorum ve açıklamak istiyorum. Bahsettiğim harekete geçme ve aramaya başlama kavramları gerçek anlamda cesaret istiyor. Dış görünüşünüz, ses tonunuz, yaşınız -çocuklar çok acı çekti, biliyorsunuz.-, hele cinsiyetiniz, inancınız, tabii ki ırkınız ne olursa olsun cesaret, hiçbirini bağlamak. Ummadığınız -herkesten her şeyi ummalısınız.- insanların yola çıkmış olması mümkün, umduklarınızın -belki de sizin.- halen yoldan korkuyor olmanız da.

Yeni bir dünya insanlık tarihinin herhangi bir döneminde hayata geçti mi bilmiyorum. Okuduğum okullar rönensans-reform dışında bir araştırma yapılmadığını anlatıyordu sanki. Bunun yeni dünya kavramına uyduğunu -yaşamadan yorum yapıyor ve gerçeklikten uzaklaşıyorum.- düşünmemekle beraber; var olduğumuz dünyanın yenilenmesinin herkesin -her asalağın.- cesaret ile yola çıkması olduğuna inanıyorum. En azından kendi dünyamızı -asıl anlatmak istediğime evriliyoruz.- yenilemek doğru olacaktır. -yenilik, iyilik güzellik demek değilse bile.-

Elbette bu yolun bir bütün olduğunu kavramak daha kıymetli olacaktır. Eskittiğimiz, bizi eskiten yolların da payı çoktur. Öğrenmeli ve o yolları yapanlara oy atmalıyız bir sonraki seçim. -bunun için özür diliyorum.- İşin şakası bir yana, geçmişimiz arayışımızın bir parçası olmazsa hikayede ileriye gitmek zorlaşır. İleriye gitmek -mümkünse.- ancak geçmişin de farkındalığı ve alınan öğretilerin araştırılmasıyla mümkün olur.

Yaşamın, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu.

Yaşamın Ucuna Yolculuk-Tezer Özlü

Burada önemli bir soru ve sorunla karşılaşıyoruz, karşılaşıyorum. Aramak kavramı bizi, beni yaşamaktan uzaklaştırabilir mi? -keşke mümkün olsa.- Bu sorunun en önemli noktası da insan olarak bizlerin geçmişimizdeki anılar ile yaşamayı fazlasıyla benimsemiş olmamız. Tutunduğumuz her insanı ya da hikayeyi, geçirdiğimiz her yaşı ölesiye benimsemiş durumdayız. Kurtulmak -kimilerinden kurtulmak mutluluktur.- istemiyor gibi yaşıyoruz.

Ancak yukarıda yazdığım bir önceki düşüncemin zıttı da değil. Birbirini tamamlayan ögeler. Özlü’nün değindiği gibi bir kısmı gömüldü. Gömülen hiçbir şeyi unutmayız. Hayatımızda olmadığı için üzülür, yaşanılanları hatırlar ve hayatımıza bir daha giremeyeceğini biliriz. Bu bir insan, aile üyemiz, dostumuz, sevdiğimiz yahut sevdiğimiz ile -bir zamanlar sevdiğimiz ile.- biriktirilen hatıralar olsun. Onları yeni arayışlarımızda anımsarız. Ancak onlar üzerine bir yol çizemeyiz.

Arayışımız bir kimse, doğru yol, kurtuluş, mutluluk üzerine olursa her birinden bir parçaya doğru evrilir; yolumuzun sapmasına yol açarız. Aramak ancak gerçekten özümüze dönüş, benliğimizi sarsan gerçek aynalar, hatalarımız, kim olduğumuz üzerine olursa yolda tekerlerimiz eskimez. Bizler en çok kendi kimliğimizi ararken şaşırmış, üzülmüş ve mutlu olmuş bir topluluğuz. İşte o zaman, kendi içimizdeki çizgiyi bulacak, her kavramın bize kattıkları, bizden aldıklarını anlamlaştıracak ve arayışımıza gerçekten bir nefes katmış olacağız.

Hiçbir şey karanlık bir odada siyah bir kedi aramak kadar zor değildir. Hele odada siyah bir kedi yoksa.

Avcunuzdaki Kelebek-Ahmet Şerif İzgören

Hiçbir şey olmayacak mı? Aramak sonucunda istediğiniz şeye ulaşamayacak mısınız? -ki aramak tüm fikirlerden, isteklerden uzaklaşarak mümkün olur.- İhtimaller dahilinde, her şey gibi.

Ama evet; her şey gibi. Olumsuzluk düşüncesi ile aramak kavramından uzaklaşmak, kitabın sonunu bilerek okumamak gibi. Yolu öğrenemeyecek, yazarla hiç bağ kuramayacak, kitabı gerçekten öğrenemeyeceğiz.

Yaşamın içerisinde bir arayışa sahip olmak; elimizden alınan her şeyi bulmamıza yardımcı olma ihtimali taşıyor. Bu ihtimal üzre yaşamak değil bahsettiğim; bu ihtimali somutlaştırabilmek. Kurtulacağımız bir dünyada değiliz. Kurtulacak bir yer olarak görmeyebiliriz. -kazancımız yevmiyeden iyi olur. malum asgari ücret.-

Çalışılmakta, iş yerinde bu kez. Yazılar iki saat gecikmekte, okumalar biraz esnetilmiş durumda. Ancak her yolun zorlukları vardır elbet.
Tezer Özlü, Gülten Akın ve Cahit Zarifoğlu okuyorum gecelerde. Bir de Ece Ayhan konuk olacak günceleri ve şiirleriyle. İzlemeler ertelendi, daha zamanı var.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 19. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmak ve dinlenmek üzere hazır-nazır. Bugüne yeniden siyasiyabend ile, Seyrederim Seyredersin ile ses olalım. Sessizliğe eşlik etmekte üzerlerine yok. Dinlerseniz zenginleşir sessizlik. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Dinlersen.

kamber

cehennem, anlamlı soğuk
saydırılmış aldanma hikayesi, çocuk
ağızlı olaylar. kanıt aranmakta
evrenin kara delik olayına, kimse
söz alamaz, hizmet yaşı
dolmamış memurların

birey, toplum baskısı yalanı
-her söz baskı-
cesur isimleri, saklandığı
acısı. tek yön tabelasını
göstermekte. yanlışlarının
ilki

seyir, manzara kirli emelleri
kulak arkası, sözler çok
anlamlı -!- yalnız sigara
kazandığı kovalamaca, kan
dondurmakta

Zaytung 19. Gün Ses Kaydı

Günceli Yazmak

İnsan, dipte silah sesleri duyulur, yukarıda Azrail dolaşırken ön sahnede acı çekerse yücedir güncel olay.

Yavaşlık-Milan Kundera

Bu konuyla alakalı on günü geçtiğinden beri sürekli yazma alışkanlığım, yazmak istiyordum. Araştırmam sırasında karşılaştım bu alıntı ile de. Okunacak bir isim daha çıktı karşıma. -araştırmanın verdiği güzellik.-

Aslında güncel ile nemlenmiyor yazdıklarım. Onları güncel olaylar ile zenginleştirmeye -yahut acizleştirmeye.- çalışıyorum yalnızca. Okuyup gördüklerim yanında maruz bırakıldığım onca şeyi de yaşıyorum. Hakkında yazılmayacak herhangi bir konu da yok benim nezdimde. Bu da, alakası bir konuda dahi, güncel herhangi bir olaya yer vermeme yol açmaya başladı. Ve en acı yanlarından biri de, güncel olayların hemen hepsinin sıkıntılar, ülkemizin sıkıntılarını belli eden ve cinayetlerden oluşması oldu. –öteki oluveriyorsunuz bunlara değinince yahut değinmeyince de.-

Sosyal medya ve medya bizi etkilediği ve yönlendirdiği sürece de bu durum pek değişmeyecek gibi aslında. Uzak kalmak mümkün. Sadece bunu istemek gerçekten fayda sağlıyor mu sorusu önemli bir hal kazanıyor. Güncelin tüm yoğunluğu içerisinde kendi sıkıntılarımızdan uzaklaştığımızı düşünüyor, bizden kötü-iyi olanların yaşantılarına odaklanmak; siyasi eleştiri yapıp halen kime -ne acı ki hangi partiye demiyoruz. orada da bireyselleşti devletimiz.- oy atacağımızı bilemiyor ya da boş oy atacağımızı söylüyoruz. -gerçekten boş yapıyoruz.-

Hemen her sıkıntımız güncel ile pekişiyor ya da hemen değişime ayak uyduruyor. Psikolojik olarak tutunduğumuz bir dal haline gelmekte, evrimini sokaklarımıza, apartmanlarımıza ve evlerimize girerek sürdürdü. Şimdi tuvalet ve yatak odalarımıza kadar uzandı ağları. -kelime oyunu, evet. komik de değil, haklısınız.-

Sessizlik
sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
iç zenginliği verir insana.

Bütün Mevsimler Güz-Şükrü Erbaş

Yok, yazıda yeniden sosyal medya eleştirisine girmeyeceğim. -gücü tartışılmaz, olumlu-olumsuz etkisi belki.- Aslında bendeki ve yazılardaki etkisi üzerine konuşmak istiyorum. -kimse yok yanımda, burada konuştuğumu sanıyorum.-

güncel ve kof. İyice ya da kötüce bu duruma evrildik sanırım. Kof değerler, kof korkular, kof düşünceler içinde günceli tartışıyoruz. Günceli bir de gündem haline getiriyoruz, korkusuzca. En çok da düşünebilen insanların dahi güncelden uzaklaşmak istemesi üzüyor beni. Ayrımcılık değil elbette ama belki birkaç düşünceleri ile bizi, toplumu olumlu yönde düşüncelere sürecek kimseler de kaçıyor güncelden. -korku değil de umutsuzluk.-

Bendeki en büyük etkisiyse uzaklaşmak yerine daha da dahil olma çabam oldu. Hemen her yazıda güncel yahut yıllardır güncel kalan olaylara bir atıfta bulunma çabam nüksetti. Poetikada, sinema yazısında hatta aysarda bile. -bir zamanlar bu kadar kaçık değildim diye umuyorum.- Nedeni beni memnun ettiği, günceldeki -genelde politik.- konular ilke ilgili yorum yapmanın egomu okşadığı değil. Ne olduğunu bilemesem de, görmediğim yorumları yapmaktan da kendimi alamıyorum.

Arkadaşlarımla konuşurken de yer versek de, genelde konuşmalarımız bizim güncelimize dönüyor. Olması gerektiği gibi. Ne yapıyoruz, neler bekliyor, neler için çabalıyoruz, nerede üzüldük, nerede ağladık. -güldük mü sorusu sorulmaz hiç.- Ancak güncel olaylarda rutini halk ve dönemimizde partiler, siyasi figürler ve sanatçılar -hem de nasıl.- belirlediği, medya da desteklediği için olayların monoton bir hale dönmesi git gide zorlaşıyor. -günde üç kez parti değiştirenler var. ya da sahne ücretleri. -yine değindim güncel kalanlara, yazık.-

Çünkü güncel şeyler insanları geçmiştekilerden çok daha fazla ilgilendirir ve güncel şeyleri iyi bulurlarsa, tadını çıkarır, başka şey aramazlar; hatta prensin başka şeylerde kusuru yoksa, onu savunmak için her şeyi yapacaklardır.

Prens-Niccolo Machiavelli

Beni en çok korkutan detay da bu aslında. -bulunduğum toplum ile ilgili benim bile korkularım var.- Yalnızca güncel olaylar ile düşünceler üreten, güncel dışında, aslında daha önemli olan konular ile ilgili düşünmek, araştırmak yahut konuşmak için kendini yormayan -yani geliştirmeyen.- bir hale evriliyoruz. Sanırım bu durumdan da bir güncellik yaratarak çıkmaya, sadece o gün, o hafta bir şeyler düşünür ve yeni güncelin aaltına süpürürüz. -yalnızca piskliklerin kaybolduğuna inanırız böylece. kendimizin değil.-

Düzen ve hayat rutinin monotonluk olarak adlandıranlardandım ben de. -uzun bir kelime oldu.- Ancak ihtiyaç kavramını yaşamaya, hayatta heyecanın diri kalması ama saklanınca kıymetlenen bir duygu olduğunu anladıkça düzen ve rutin bir yaşantı daha ilgi çekici olmaya başladı. Her gün aynı şeyleri yapmak değil bahsettiğim. -*her ne kadar her gün yazı yazıyor olsam da.- Aksine her gün yapılacak şeylerin belli, nizamlı ve huzurlu olmasa da sonundaki yol için yapılması.

Her gün kitap okumak değil mesela konu: Her gün yeni bir kitap yahut aynı kitabın farklı sayfalarını okuyor olmak. Günün içini dolu dolu yaşayabilmek, saatleri boşlukta değil bir uğurda harcamak. O uğur ne ise, ne ile anlam kazanacaksa. Çabanın günden faydalanması, zamanı kullanması, ona boyun eğmemesi. Her duyguyu anında, doğru zamanda, yaşanması gereken zamanda yaşamak.

Evet, gündem yoğun, hızlı ve renkli, ama onu gergin kılan biziz ne yazık ki.

Firarperest-Elif Şafak

Kendi gerginliğimizi kılan da biziz; hüznümüzü, mutluluğumuzu. Anın kıymeti güncel ile değişmiyor. Acımız varsa acıyı, mutluluğumuz var ise mutluluğu yaşamaktan korkmamalıyız.

Güncelin en büyük zarar; bu güncelin hemen hiçbir noktasında önemli olmayan, insanlığın içinde ufak bir tane olarak kalan bizlerin zamanını, fikrini, inancını, bilgisini bu kadar sömürüyor oluşu. Her gün güncelimiz olsun, bizim belirlediğimiz, dayatılmayan, aynı şeyleri tekrar tekrar konuşmayan. Ki biz de her gün hayatta olduğumuzun farkında olalım. -güncelin hayattasın demesiyle değil.-

İş yerinde ikinci gün. Yoğun ve güzel. Okumalarımı aksatıyor yalnızca. -intihar sebebi dahi olabilir aslında.- Ancak yine de okuyor ve yazıyorum. Ne kadar zamanım varsa o kadar. Şiir ve film uğraşlarına ağırlık verdim, 11 saat çalışma sonrası -uyku dışında, acizim. -tüm zamanım yazı ve okuma odaklı ilerliyor. -ve biraz müzik.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 18. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmaya ve dinlenmeye hazır-nazır.
Kitaplara ihtiyaç olursa -ki olmalı hemen her şeyden fazla.- uğrayınız kitabevlerine. Belki karşılaşırız. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Uğra.

çanta

ilik, bağış ihtiyacı
sonsuz evrenin kaçıncı
gününde doğrulup yerinden
kaldıracaksın hiçbir yanakta
acı hissettirmemiş
yumruğunu

sabır, çatlak duygu
yolda bulunmuş bozukluğun
kaç lira ettiğinin bilincinde
sonra hansın elinde
ne olacağını
mutluluğun

hiç, trip atma içgüdüsü
yahut ermişliği
devrilmiş kimselerin, kıyamların
yanlış gerçekliğin önünde
diz çökmekte; saygıdeğer
köleliğin

Zaytung 18. Gün Ses Kaydı

Devlet? Dersi mi?

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Meçhul Öğrenci Ağıtı- Ece Ayhan

Devlet Dersi’nin girişinde de yazılıdır bu dörtlük. İlk okuduğumdan bu yana şiiri, her anımda hatıramda tutmaya çalıştığım bir gerçekliği anlatıyor bana. Çok güzel bir eğitim dönemi geçirmiş biri olarak -maddi özgürlüğe ihtiyaç duymadığım süreyi kapsıyor.- yaşanılan çocuk istismarı ve ölümlerini hep merak edip empati kurmaya çalışmaya gayret ettim. -dünyada yalnız değiliz, çocukluğumuz da değil.

“İlk kez ‘öteki’ olmaya başladınız.” ve “Cezasızlık bir kültürdür.” bölümleri giriş yazısında en çok etkilendiğim yerlerden oldu. -gerçekleri kitaplarda görmek mutluluk veriyor.- Aslında herhangi bir devleti değil evrensel düzeni ve her coğrafyada yer alan “olağanüstü hal hakkı” gerçeğini yansıtıyor. Kitapta en hoşuma giden de bu oldu; siyasi eleştiri yapıyoruz evet ama kim olduğu, hangi renkte ve ağızda, kaç yaşında, ne yaptığını değil çocuklara karşı sergilenen tutumu aktarıyor. -günahsızları, bize öğretilen ifade ile.-

Kitaptaki birkaç örnek -ki örnek değiller, hayat ve ölüm hikayeleri aslında.- ile gitmeyeceğim, kitaptaki aktarılan her hikayeye de değinmeyeceğim. Saygısızlıktan değil yalnızca saygıdan. -ölümleri ve istismarları anlatmak her daim zor gelmekte.- Kitabın vurucu noktaları, yalnızca Başlarken metni içerisinden seçtiklerim ile ilerleyeceğim. Hikayeler kitapta, emek ve çabaların sonucu ile aktarılmış ve anlatılmış durumda.

Şiddetin veya kusurun kaynağının devlet olduğu hallerde ortaya çıkan cezasızlık kültürü, muazzam işlevseldir.

Devlet Dersi-Gökçer Tahincioğlu

Her daim çekindim bir şeyleri aktarmakta. Ne düşünülür, çevremde her düşünceden insan var ve mutluyum bu yüzden, içlerinden birkaçı bozulmuş bu deyip dinlemeden ve bilmeden neden öyle aktardığımı, beni yargılar mı sorularıyla doluyum. -seviyorum her biriyle iletişim kurmayı.- Sonrasında aklıma direk benim onları dinlerken saygısızlık yapmadığımı, dinleyip anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Ne derlerse desinler de hep uzak kalacağım, seviyorum anlatmayı bir şeylerin sebebini. Ancak eleştirme kavramından da uzaklaşmayacağım. -kendimi eleştirmekten de müthiş keyif almaktayım.-

Günümüzün ve hemen her devrimizin cumhuriyet tarihinden bu yana konuşulan, tartışılan, kabul edilen ve eleştirilen kavramı aslında devletin güç ve şeffafsızlığı. -bizde de güçler ayrıydı bir dönemler.- Her dönem belli bir kesim iktidar kavramını ülkenin sahibi olarak görmeye başladı. Bir şeyler değiştiğinde ise hatırlanan tek şeyin, ayakta olan ve koltuğun hareket edemeyen bir şey olduğunu aktaran kavramın devlet olduğunu hatırlattı. -hiçbir dönemde de o kısa zaman, devletin soyutluğu hatırlanamadı.-

Bu minvalde de devletin güç ve şeffaf olma kavramları her dönemde -hemen hemen- yeniden tasarlandı. Güce hizmet eden kavramlar; para, aileler, ihaleler, uzaktan değil baya baya içten yönetilen medya her daim el üstünde tutuldu. -sonra da isimler değişti yahut karartıldı- Halk ile başa -baş kavramı çok ilkel bu arada.- gelen yönetim ise -hiçbir zaman da iktidar olamadılar.- halkın her kesimine hizmet getirmeyi büyük masalarda, dinlenmeyen telefonlarda unuttu.

Vetabii çocuklar bu uğurda yahut umutsuzlukta unutulmanın yanında unutturuldu da. Kitapların yalnızca ufuklar açtığı, heyecan uyandırdığı değil; hikayeler ve acılar anlattığını da aktardı. Çocukların konu olduğu herhangi bir çocuk kitabı dahi kalmadı. Onların hem kendinden hem de çocukluklarından uzaklaşması için her çaba gerçekleştirildi. -tek gerekli sorun buydu değil mi?

Devletin çıkarları için, bazen, yaptıklarını gizlemesi, yapılanların nedenini aktarmadığı zamanlar oldu, oluyor ve olacak. Çocuklara ne olduğu sorusunu ise -evet anneleri kadar içten soramayız belki.- cevap bırakılmadan yanıtlayan tek güç -yahut, kesin korkaklık- devlet oluyor.

Ötekilerin haklarını savunanlar da o andan sonra mağdurla aynı kategoridedir ve hedeftir.

Devlet Dersi-Gökçer Tahincioğlu

Bu durum çocuklar için de geçerli mi? Geçerli olmalı mı sorusu çok samimiyetsiz geliyor. Gerçekten öyle mi değil mi? Sorunun bu olması, cevabın da hemen herkesi tatmin etmesi gerekmekte. Çocuklarımızı -doğmadan çocukluğum ve çocuklarım yazıyorum bu metni. – hangi anlarda bir militan, suçlu gibi yetiştirme yolunda adımlar atacağız ve o ufaklıklar -yaşadıkları çok büyük olabilir.- bunun ne demek olduğunu vurulmadan anlayabilecek mi?

Kimin çocuğu olduğumuzun sorumluluğu sadece bizi etkilemeli. Kararlarımızı vermemize yardımcı olabilmeli. Evet, burası doğru. Ancak bir gün neler olduğunu anlamadan, büyüdüğü topraklarda, fikrin ne olursa olsun, çantanı hangi kitaplar ile doldurduğun önemsiz bir şekilde vurulmamalısın, hiçbir gücün istismarına, sevmediğin hiçbir insanın kucağına gönderilmemelisin. -çocuklar ile ilgili de kötü düşünmeyelim hani. bazen pozitif ayrımcılık gerekmekte.-

Öteki kavramının bir gün gerçekten var olmadığını, -en azından- olmaması gerektiğini düşünebilecek miyiz? Vakit ayırabilecek miyiz bu düşünceye? Ama kelimesinin gücü ve algı ile oynuyor oluşunu da umuyorum ki o döneme kadar anlayabiliriz. -kötü yazıyorum ama.. yok öyle bir şey.-

Hafif hissetmek, bahara kavuşmak, güzel bir son görmek istiyorsanız okumayın.

Devlet Dersi-Gökçer Tahincioğlu

Bu bir gerçek. Kitapta taraflı bir tavır ile okuma yapmak yazara ve yazılan hikayelere -ki hikayeler daha kıymetlidir.- karşı hissizlik oluşturabilir, anlatılanları samimi ve gerçek görememenize sebep olabilir. Yahut görmemenize. Ancak halen birilerini öteki olarak görmeye devam ediyorsak unutmamalıyız ki, bir gün bizim de başımıza gelen insanlık dışı bir durumda biz de öteki olmaktan kurtulamayız. -ben de ötekileşiyorum birilerine, öteki olmayan insanlara karşı.-

Ötekileştim çokça, bana karşı iyi biriydi ama.. diye devam etti cümleler, unutturuldum, dava dosyam takip edilmedi, büyüyemedim kitap boyunca. İki kez okudum, iki kez yaşadım, iki kez bilinçlendim. Bilinçli hissettim bunları, ne kadar öğrendiysem o kadar bilinçli hissettim. Ancak kitaptaki hikayelerde hiçbir çocuk bilinçli değildi, hiçbiri öğrenememişti henüz çocukluklarını, öğretmenlerine hayran olamamışlardı. Annelerinin sesini bir kez daha duyamadan, aşık olamadan yahut onlara aşık olunmadan, büyüyemeden unutturuldu. -yahut hiç unutulmadan üzerlerindeki toprakla oyunlar oynadı.-

Huzurlu uyumak zorlaşıyor. Çocuklarla ilgili her düşünce ve kitapta aklıma Devlet Dersi ve Kardeşini Doğurmak kitaplarındaki gerçekler geliyor; gerçek olmamasını ummama rağmen.

Bugün bir kitabevinde çalışmaya başladım. -mutluluk.- Bu yüzden yazı biraz gecikti, herhangi birinin -benim dışımda.- zamanında beklediği bir şey ise eğer ufak bir bilgilendirme. Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 17. gün seslendirmesi de aşağılarda. Okunmaya ve dinlenmeye hazır ve nazır. Yarın iş var. -Bu cümleyi kurdum, evet.- Her anımızda olması ümidiyle. Kitaplara daha çok zaman ayırın efendim, benim gibi boş çok blog yazarı var. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Ayır.

belkıs

çamur, tenin çok temiz
halbuki
sağım çok beslenmiştir
annemin hamuru
sesi, kokusuyla. solum belli
olmaz, çalkantılı isimlerle
doldurulmuştur, kumdan
yaratılmamış tek melek

koşu, korkusuzluk-çocukluk
sırtında devletin maaşı, ile alınmış
topları mevzilerin
kemiklerin biyolojik gerçekliğini
göstermekte medeniyet seviyemizin

kalem, çantanda ilk imzan
kitap yazılamamakta büyümek
ile onlularında
giydikleri kardeşine kalamaz, kıymetlidir
hem toprağın üzerinde
kefenin hor karşılanmakta

Zaytung 17. Gün Ses Kaydı

Yazamayan Gencin Poetikası

Şiir, gençlik yıllarımda, üzerine titrediğim bir şeydi; bugünse şiirin üzerine titrenilecek bir şey olduğunu kavrayabilmek için ayrıca bazı titizlikler gerektiğini anlıyorum.

Şiir Okuma Kılavuzu-İsmet Özel

Devlet Dersi’ni yazacaktım aslında. Ancak dün yazmaya başladıktan sonra aldığım notlara rağmen bir kez daha okuma gerekliliği oluştu. Yoğun bir okuma ile yarına hazır olacak, mutlaka yazmak istediğim kitap. -yaşlandım mı acaba?-

Şiir ve şiir ile ilgili yazmaktan hep çekindim. Halen çekiniyorum aslında. Hayatımda bana daha sağlam tokat atan, beni kendime getiren hiçbir şey olmadı şiirden başka. -kavgaları izleyen yahut ayıran tarafta olduğumdan sanırım.- Onun gücüne inanıp araştırma yaptıkça daha da derin bir bağlantı ile ona hayranlık duymaya başladım. Ve yazı ile birlikte hemen her dönemde kendine yer bulan şiiri, bu denli uzun soluklu bir uğraşın neresinden başlayarak anlatmalıyım bilmiyordum. -şiir ile ilgili hiçbir şey bilmiyorum yedi yıla rağmen, korkunç.-

Halen gençlik yıllarında bir okur olarak şiirin üzerine titrediğim, onu okuduğum ve yazdıklarımın okunur olabilmesi için uğraşlarım artarak devam ediyor. Özel’in bahsettiği kavramlar kitapta çok güzel bir dil ile aktarılırken; şiiri yazmak ve okumak için insanın yapması gereken titizliklerin varlığından bahsediliyor. -umarım her kavramı daha da derinleştiren biri gibi görünmem.-

Yalnızca okumak ve ”Güzel şiirmiş.” demenin yanında; anlama çabası ile, tıpkı ortaokul ve lisede -artık kalmadı, yok eğitim değil bu çalışmalar.- ”Şair burada ne demek istemiş?” sorusuna tutunmak mutlu ediyor beni. Bir şiir ve şair ile ilgili araştırma yapmak; kendimi arama maceramdan daha anlamlı geliyor. -bu kadar da erken soğumasaydım kendimden.-

Ve şiir
O ince hilaldir lacivert yalnızlıklarda
Sarınıp süzgün ışığına
Katlanmanın türküsünü söylediğim.

Bütün Şiirleri-Şükrü Erbaş

İsmet Özel’in kılavuzunda geçen insanlık gereği yapılan her aktivitenin nedeni ve nasılını cevaplamak için bilinçli olmak gerekir. Şiir için de durumu bu şekilde açıklıyor. Onun neden ve nasıl okunduğunu önce sorgulamak sonrasında da cevaplamak için bilmek gerekiyor; kendini, şiiri, dönemleri, hisleri.

Şiiri bilmek? Mümkünlüğünü her zaman sorguluyorum bu soruya evet deme ihtimalimi. Ömer Abi ile ilk konuştuğumuz sıralarda ”Neden şiir yazıyorsun?” sorusuna verdiğim cevaba ”Daha büyüyeceksin tabii, doğaldır böyle olması şimdi.” demişti eli omzumdayken. -sanırım neden çağırdım bu çocuğu şimdi de demiş olabilir.- İçimi dökebilmek, kendimi anlatmak için yazdığımdan bahsetmiştim. Bugün o cevabın aslında nedenini aktaramadığını çok daha iyi anlıyorum. -bir büyük, iyi ki girmiş hayatıma.

Halen daha dil oluşturma yolunda olan bir genç olarak şiiri nasıl ve ne düzende ve neden yazdığım sorusunu her hafta soruyorum kendime. Uzun zamandır cevaplar değişiyor, düzenli ve net bir cevabı olamıyor. Her anımda içimde yaşatmaya çalıştığım şiirin düzenli bir şekilde bende değişik sebepler uyandırması daha ne kadar sürecek, ne zaman oluşan dilin gerçek bir tanımı ve cevabı olacak neden yazdığım sorusuna merak ediyorum. -aysar çok yakışıyor şiire.-

Okuduğum ve keyifle şiirlerini anlamaya çalıştığım şairlerin değişmemesi bu duruma tezatlık oluşturuyor bir yandan da. Günümüz şairlerini ve genç isimleri de okumakla beraber yalnız kalıp zamanımın olduğu anlarda yine hemen hemen aynı isimlere bir geri dönüş oluyor. Her ay yeni şair okusam, tüm şiirlerine baksam dahi düzen değişmiyor. -ancak birkaç genç isim inanılmaz heyecan uyandırıyor, umuyorum ileride kalemlerine hayranlığım sürer.-

Şiir bir şey anlatmaz. Anlaşılmak için de değildir.

Poetika-İlhan Berk

O isimlerden biri de İlhan Berk. Bu düşüncesi ile karşılaştığımda benim de anlaşılmama korkum olmamakla beraber; yazdıklarımın -en azından bana.- bir şeyler anlatıp anlatmadığını sorgulamıştım. Neden bu kelimeleri seçmişim, hangi yapı daha doğru, neden aynı şiirin içinde hem dörtlükler hem de bentler kullanmışım, başlık neden bu oldu, bu bent bütüne hizmet ediyor mu? Daha nice soruyu sormaktan kendimi alamıyorum bir şiir yazmaya başladıktan ve bitirip -hiçbir zaman bitmiyor aslında.- tekrar okurken

Şiir ile alakalı ”Şiir aslında şudur!” gibi kalıplara girmek istemiyorum. Şiir, içerdiği her kavram ve sözcüğe göre değişmek ve gelişmekte. Sadece kendi aklımdaki birkaç cümle ile -o kadar yazılana birkaç cümle asla yetmeyecek ama.- ifade edebilirim.
Şiirin kazandırdığı insanlarla bir ömür geçirebileceğim düşüncesine inanıyorum. Deliliğe hazır bir şekilde, karşılıklı konuşabileceğim şairler tanıdım. -beni karşılarına güzel insanlıklarından alırlardı ancak.- Bu düşünce ile de karşılık konuşan şairler oluşturmaya başlamıştım. Nazımla Necip Fazıl, Cemal Süreya ile Sezai Karakoç, Zarifoğlu ile İlhan Berk ve nicesi. Onların dizelerini karşılıklı dizmekten çok büyük keyif alıyorum. Sanırım bu mutluluk da bana şiirin her devir ve düzende yeni ufuklar açabileceğini gösterdi. Asla tükenmiyor, asla eskimiyor. -benim bazı şiirlerim eskidi bile.-

Sanırım hiçbir zaman iyi şiir yazamayacak olsam da -belki hırssız bir kimse gibi görünebilirim ama.- şiirle uğraşmış olmaktan duyduğum mutluluk hiçbir zaman azalmayacak. Hayatımın her anını ve her duygumu anlamlaştıran, benim için yazılmamış olsa da gerçekliği ortaya koyan her şiiri omzuma titreyerek eklemenin verdiği sorumluluk ve güç ile devam edeceğim hayatıma. -yüküme dayanır umarım gücüm.-

İnandığım başka bir şey de hayatın bütün anlarında şair olmanın gerekliliğidir. Şair olmak, insan olmaktır.

Füruğ Ferruhzad

Yalnızca şairler mi insandır? Bu soruya net cevap verebilecek bir konumda değilim. -orta yolcu olmanın zararları.- Ancak hemen her çabamı insan olabilme kavramı üzerine kurmaya çalıştığım için bu düşünce güç veriyor bana.

Elbette sevgi ve aşk kavramlarını da konuşmadan bitirmemeliyim. -fazlasıyla kullanmış biri olarak şiirlerde, bir zamanlar.- Sanırım yavaş yavaş kişiye duyulan sevgi ve aşkın aşk sözcükleriyle ifade edilmesinden uzaklaşıyorum. Çok güzel lirik ve aşkı ifade eden şiirler var, okurken de keyif alıyorum. Ancak sevginin, özellikle karşı cinse duyulan sevginin şiirde daha sade aktarılması daha çok ilgimi çekmeye başladı. Sevgiden değilse de zar zor yazdığım şiirin içinde biraz daha önemli konulardan daha çok bahsetmek, kendi sorgulamalarıma, çıkmazlarıma odaklanmak, toplum yahut insanlık sorunlarına eleştiri getirmekten yana tavır alıyorum. -şiirde orta yolculuk sevilmez.- -ve böyle düşünsem de ne kadarını iyi anlamda uyguluyorum tartışılır, kesinlikle.-

Hiç kimse şair, ressam veye müzisyen olarak doğmaz. Tıpkı muhasebeci olarak doğmadığı gibi.

Waldo Sen Neden Burada Değilsin?-İsmet Özel

Sanırım tutunduğum en kuvvetli düşünce bu; halen şiir yazma çabası içinde olmamın.

Şiiri bir gencin kötü dilinden, kendi düşüncesiyle okudunuz. Yahut şu an Zen Şiiri araştırması yapmaktasınız. Her ne olursa olsun şiirin aidiyet ve çabası içinde olmanın samimi ve güçlü hislerini yaşamaktayız. Bir gün karşılaşılır birkaç dizenin, sert yazılmış, zıt görüşlü kalemleri.

Biraz kapalı anlatım ile, hayatımdan atamadığım yahut atmayı hiç istemediğim düşünce ve yaşanmışlıklar ile şiirin dünyasına girdim, yürüyorum orada. Çok ufak bir hanem, ufak bir kalemim olsa da dağlar gibi yazılmışlıklar var. Usanmamak, haneyi sevmek ümidine.
-heceleri kırınız.-

Bir kez daha Devlet Dersi okunmakta, sıkışmadan, derinlemesine. Şiir, metin ve sözlük okumaları devam. Dili ne kadar güçlendirebilirsek. -hiç.-
Okullar açılmıyor ve daha çok boş zaman ekleniyor çoğumuzun hayatına. Doldurmak üzere. -yarın bir kitabevinde çalışmak için deneme günü geçireceğim. aysardan sonra en büyük mutluluğum oluşabilir.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 16. gün ses kaydı da aşağılarda. Okunmaya ve dinlenmeye hazır. Olur da ilgi çeker diyerek Abdullah Harmancı’nın Köri Soslu Kız öyküsünün seslendirmesini bırakıyorum. Çocuk kalmışsa biraz içinizde hoşunuza gidecektir. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Hoşuna.

vesika

dergah, restorasyon zamanı
kolumu güçsüz kılıyor
ağırlıkları dünyanın, kırılmış
gözlüklerim, sopası uzunca
yolunu çizmiş
pişmanlıklarım

sultan-demokrasi? mümkün
ülkemin khklarınca
konuşamam çillerinin rengini
beşeriyet katıyor yazdıkları
ma, ağır
medeniyetsizken ülkemin
cinayetleri

uçurum-yar? trajikomik
eşseslilik
gömülmekten kurtarıyor dar
ağacı adlarını
ölümlülerin

Zaytung 16. Gün Ses Kaydı

Aidiyet Üzerine

İnsanı öteki hayvanlardan ayıran, geçmişe ve gelecek olana duyduğu aidiyet hissidir.

Bento’nun Eskiz Defteri-John Bergerr

Vücudumuz ve ruhumuzdan önce aile ile başlayan bir duygu aidiyet. Kendimizi tanımadan önce bir arada olduğumuz ailemiz ve çevremize karşı hissedilen, ömür boyu eksikliğini hissetmek, ait olmaya ya da bize ait olan bir şeyler için çabalamaya evrilen bir içgüdü.

Aşk, inanç, aile. meslek, iş yeri, ev gibi kavramların içerisinde aktif olarak rol oynuyor aidiyet. Kaçılacak, uzaklaşılacak bir şeymiş gibi de durmuyor. -aciz varlıklarız.- Hemen her dönemimizde ait hissetmek istediğimiz kişi ya da sebepler arıyoruz. İhtiyacımız o kişi ya da o şey olmasa da aidiyet hissine duyduğumuz özlem bizi arayışa sürüklüyor.

Özellikle Asya coğrafyasındaki inanç arayışı -ki her coğrafyada vardır farklı arayışlar, o bölge daha fazla aramakta.- bu ait olma hissinin sonucunda ortaya çıkan ve çok farklı inanç ve ibadet çeşitleri ortaya çıkaran bir yöne evrildi. Yanında ya da düşüncesinde rahat ve iyi hissettiğimiz şeylere karşı aitlik hissinden yaşama sebebi çıkarabiliyoruz. -çokça var aslında gökyüzünde.-

Belki de sahip olduğum hiçbir şey bana ait değil. Zihinsel yeteneklerim de bunun içinde. Oysa sen, tabiatın kuvvetlerine sahip olmayı istiyorsun.

Puslu Kıtalar Atlası-İhsan Oktay Anar

İşte tam burada da bu yazıya vesile olan soru geliyor akıla: Ya sahip olduğumuz hiçbir şey bize at değilse ve biz hiçbir şeye ait değilsek? -ki öyle sanıyorum, dinen ve inanç noktasında olmasa da.-

Aidiyet kavramının barındırdığı pek çok kavramın insanın sosyal hayatında yaşadığı değişime uygunluğu son yıllarda fazlasıyla kafamı kurcalamaya başladı aslında. Bunu ailem, arkadaşlarım ile değil; bulunduğum kurumlar ile de değil aslında ikili ilişki ve kaçtığım korku ve beni yönettiğine inandığım nefsime karşı düşünüyorum. -yazıyı yazmama izin veriyor, bir çıkarı var ama hayırlısı bakalım.-

Çünkü insanın ait olduğu en güçlü -bir yandan da kopmaya en hazır.- şey kendi nefsi. Onun yolunda ilerliyor, söylediklerini yapıyor, isteyip onun izin vermediklerinden -bizim için fazlasıyla faydalı da olsa.- uzaklaşıyoruz. Ondaki aidiyet hissini azaltıp; bir arkadaşımız gibi, ara sıra görüşüp beraber zaman geçirmekten keyif aldığımız, bir projede birlikte çalıştığımız çevremiz gibi ilişkimizi sürdürmeyi başarabilirsek -yapabilen olursa ömrüm boyunca hayran kalacağım.- o zaman gerçekten kendi kimliğimize ait, kararları daha doğru verebilen, geleceği ve bugünü için uğraşabilen bireyler olabiliriz.

Kopmaya en hazır dememin sebebi de şu ki; ilk doğduğumuz andan bu yana tüm vücut ve ruhsal gelişimimizi sürdürürken korktuğumuzda, acıktığımızda, üzüldüğümüzde, kontrol etmemiz gereken duygular ve hisler yaşadığımızda ağlama içgüdüsünü geliştirmekte çok zorlanıyoruz. -benim için çok daha zorlu geçiyor galiba.- Tüm gelişim ve evrim süreçlerimize rağmen en az gelişme gösteren duygumuz aidiyet oluyor. Ondan kopmadıkça ait olmamız gereken zaman ve benliğimizi kaçırıyoruz.

Ben artık dine yer olmayan bir dünya hayal etmiyorum, ama maneviyat ihtiyacının aidiyet ihtiyacından ayrıldığı bir dünya hayal ediyorum.

Ölümcül Kimlikler-Amin Maalouf

Okul kütüphanemizin bana kattığı en önemli isimlerdendir Amin Maalouf, değinmeye ayrıca gayret edeceğim.

Tabii ki burada önemli sorun ve sorulardan biri de aidiyet duygusunun -her aşırılıkta olduğu gibi- getirdiği sıkıntı ve sorunlar. İnsanın sorumluluklardan uzaklaşmasına, kendi düşünce ve fikirlerini önemsiz görmeye, mutlu olabileceği kavramlardan uzaklaşması gibi. Bunlar gibi bireysel sorunların yanında Maalouf’un da değindiği gibi -yalnızca din aidiyetiyle değil elbette.- yaşanan ve yaşanabilecek evrensel savaş, kıtlık ve problemler gibi.

Kusur ve Sevgi başlığında bahsetmeye çalıştığım bilinçli sevgi kavramının devamı olarak; bilinçli ait olmak, kim olduğunu ve genel doğruları unutmayarak, zamanın kısıtlı, nefse yenilmenin en büyük mağlubiyet olabileceği gerçeğini unutmadan yaşamak gerekiyor. -kendime ufak bir miras, malum işsizlik.-

Aidiyet ihtiyacını tamamen kaybedebileceğimizi düşünmemekle beraber; doğru yönetilebilen tüm insani duygular gibi onun da mutluluğumuzda payı olacaktır.

Alabileceklerini kendin al ve başkalarının seni avuçlarının içine almalarına izin verme; kendine ait olmak, yaşamda esas mesele budur.

İlk Aşk-Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Yine 600 kelime yazmaya çalıştığım düşünceleri özetleyen bir alıntı ile son bölüme giriş yapıyorum. -iyi ki varlar, yalnız değilim.-

Ait olduğumuz herhangi bir kavram olduğunu düşünüyorsak; aidiyeti sahip olma ve bağımlılık kavramlarıyla kıyaslamamız gerekiyor. Bugünümüzü kurtarabilirsek bir geleceğe sahip olacağımızı unutmadan, ne ile, neden, ne kadar zaman harcadığımızı da kendimize sorarak ilerlemeliyiz. Ait olalım; kendimize. Başka hiçbir şeyden emin olamayacağız. -melekler bile ait olamamışken yaradana.-

Biraz karmaşık okumalar yapıyorum. Her gün yazılar sayesinde yeni ufuklara açılıyor gibiyim. Umarım fırtına yahut doğal afetler ile zarar görmem. -yeterince gördüm.-
Devlet Dersi ile ilgili yazıyı yarına yetiştirme çabasındayım, buraya da yazayım ki daha çok uğraşıp yetiştireyim. -bir bağlayıcı unsur gerekiyor, aciz bir genç işte.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 15. gün ses kaydı aşağılarda. Okunmaya ve dinlenmeye. Ses kaydında burç yorumları da var her hafta olduğu gibi. Bir de bir haftadır her gün bir doz aldığım Kara Aşk parçasını bırakıyorum sevgili siyasiyabend ile. Korkmadan yazmaya ve okumaya, her gün sizlere ulaşmaya devam etmeye. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Sana.

kumarbaz

yıldız, kavramlar bozuldu
günümüzde
şafakta doğana
seher, ayazı insanlığın
yüzünde

sakın, devleşen adımları
uyudu ellerin, tutmayı bilmez
kağıtları
kamburunda beslense kuşlarım
engeller şimşekleri

gül, çocukların öğretisi
uyum yasasını beklemekte
gözlerin ancak
mecliste yumrukların sesi
ancak
böyle gelir zaten ülkeme
komünist rejimi

Zaytung 15. Gün Ses Kaydı

Sahnede Tozlanma İçgüdüsü

Birazdan tiyatro bomboş kalacak.
Ama tiyatro işte o zaman yaşamaya başlar.

Sersem Kocanın Kurnaz Karısı-Haldun Taner

Oyun ve oyuncuyu besleyen tüm kavramların yaşamın içinden bir parça ile yeşerdiği gerçeğine tutunuyorum. Taner’in alıntısındaki bölümü ilk okuduğumdan beri aklımda hep şu örnek oluşurdu; vefat eden bir tanıdığımızın hatıraları, anıları, söyledikleri nasıl işlerse evine, bulunduğu yere, kıyafetlerine; tiyatro da öyle siniyor sahneye, oyuncuya, seyirciye ve kostümlere.

Dört kez izlediğim oyunlardan aldığım tadın her seferinde artması -evet lisede devlet tiyatrosunun biletleri çok ucuzdu ve zaman da çoktu.- tiyatro ve sahneye olan hayranlığımı daha da arttırıyordu. Oyunların sonunda bir değerlendirme metni yerine şiir karalıyordum. İlk olarak da Tarla Kuşuydu Juliet oyunu sonrasında başlamıştım buna. Halen her oyun sonrası yaptığım bir alışkanlık, bağlayıcı bir çalışma halinde devam ediyor. -kimse okumuyor bu arada, gizli saklı.-

Lisenin hemen her detayına hayranken edebiyat ve tiyatro gibi şu an hayatımı beraber kurmaya çalıştığım iki sanatı bana karmış olması ayrıca sevindiriyor. Buzlar Çözülmeden ile ilk siyasal eleştirileri yapmaya başlamaktan, Bana Bir Şeyhler Oluyor ile Tanrıyla konuştuğum için babamın oyuna gelmemesine kadar. -her anında gurur duyardı, eksikliğini hissettirmedi. oyunda görmesem de beni çıkınca tebrik etmesi yeterdi.- Hocalarımla ve ekiple yaşadığımız tatlı telaşlar ve ekip olma içgüdüsü o anları daha da zengin kılıyor.

Tiyatro, dünya üzerinde dört bin yıldır can çekişen ve asla teslim olmayan tek kurum.

Bir Savaş Vardı-John Steinbeck

Ülkemizde sansür kavramıyla ilgili bir süredir araştırma yapmaya çalışıyorum; umuyorum ki detaylı bir şekilde aktarabilirim bitirdikten sonra. -her gün yeni örnekleriyle karşılaştığımız için incelemesi bir hayli zaman alıyor.- Yalnızca ülkemizde bile her dönem ciddi sayıda var olan bu kavram; evrensel olarak hemen her coğrafyada vardı ve olmaya da devam edecek. -bizdeki kadar olması biraz zor da olsa.- Sansüre en çok maruz kalan sanatlardan biri hatta belki de başındaki tiyatro oldu. Toplumu etkilemesi, harekete geçirici bir etki uyandırması ve izleyicilerin üzerinde bıraktığı etki, tiyatroyu her zaman sansüre maruz bıraktı.

Ülkemizde ve dünyada henüz sahnelenmeden, baskı aşamasında yakılıp örnekleri yok edilen metinlere dahi ulaşmak mümkün. -detaylıca anlatmak için sabırsızlanıyorum.- Bunun yanında maddi imkansızlıkların da baş gösterdiği anlara, sosyal baskıya, çeviri sıkıntılarına rağmen tiyatro halen yaşamını sürdürmekte. -iyi ki.- Devlet Tiyatroları dahil pek çok tiyatroda günümüzde oyunculuk yapan isimler dahi bütçe olarak ciddi sıkıntılar yaşamakta. Tek inanç ve bağlayıcı unsur; tiyatroya duyulan aşk ve sahne tozunu yutmuş olmak. -tüm tiyatrocular bağımlı arkadaş!-

Pandemi sürecinden dolayı zaten uzun süre perde kapatan sahneler tam sosyal mesafeli oyunlara başlamışken bu kez de tamamen yasaklanma kararı verildi. -açık hava hariç, zaten her kurumun açık havada sahne kuracak bir iban hattı var.- Sanırım dün verilen kararla tekrar açılmış olsa da sahneler; yalnızca sahne üzerinde değil, sahne arkasıyla, ışık ve sesiyle, fragman, kostüm, dekor ekipleriyle ciddi bir istihdam sağlayan tiyatro bu döneme ve yaşadığı onca sıkıntılara rağmen direnmeye ve ayakta kalmaya devam ediyor. -tek adamı da yok üstelik.-

Tiyatroyu seviyorum. Cebimde biraz para birikti mi onu tiyatro biletine vermekten kendimi alıkoyamıyorum. Bizim memur takımında öyle domuzlar var ki kendi elinle bilet versen bile tiyatroya gitmezler.

Bir Delinin Hatıra Defteri-Nikolay Gogol

Üniversiteye başlar başlamaz tanıştığım tiyatro topluluğunun kalitesi ve ilerleyişi beni çok mutlu etmişti. Bölüm ve okul olarak acaba mı dedirten düşüncelerim uçup gitti bu üç sene boyunca. Tiyatronun tarihinden dramaturji çalışmalarına, ses-nefes eğitiminden sahne ve ışık duruş-tekniklerine kadar öğrendiğim her kavram için sanırım bir ömür hayranlık besleyeceğim. -üniversite tiyatroları çok yaşasın.-

Benim adıma tiyatroya gitmemek, tercih etmemek bir sorun değil aslında. Herkesin kültürlü -ki yalnızca tiyatroya gitmekle kültürlü olunmaz.- olması beklenmemeli. Ama tiyatro ile uğraşan insanlara yapılan saygısızlık ve aşağılama büyük bir sorun oluyor. O an bizi toplum olarak bilinçli kılacak, araştırmaya itecek, öğretici olacak en önemli kavramlardan birinin tiyatro olduğunu sabaha kadar savunasım geliyor. -anlaşılmayacağını bilmeme rağmen.-

İlk rol verildiğinden beri bana, ilk kez okuma ve sahne provası yaptığımdan, oyunu ve yazarı araştırdığımdan, replikleri ezberlediğimden bu yana bana kattığı en büyük anlam bir birey olmam gerektiği oldu. Her türlü role -ciddi çalışmalarla elbette, doğuştan chaplin olamadım.- girebilirim, hemen her kavramı ve karakteri sahnede canlandırabilirim. Sevmediğim bir kişiyi, bir tecavüzcüyü oynayabilirim; herkes olabilirim. Öyleyse gerçekten ömrüm boyunca sıkılmadan yaşayabileceğim, her sahne tecrübesiyle gelişebilecek, çizgileri, çabaları ve aktif rolleri olan bir birey olabileyim. -ne zaman mümkün olacak bilmiyorum, yolda bilinçli olma hali şu an.-

Her rolün kendi içerisinde oyuna etkisi, senaryonun gidişatında çizdikleri var. Ben de senaryoda küçük bir rol gibi görünsem de -ki yedi buçuk milyarın içinde bir.- oyuna etkimi doğru yapabileyim. Benliğimi başka ve daha önemli görünen roller ile kıyaslamıyım, kendi rolümü geliştirmeye, doğru yansıtmaya çabalayıp oyun sonunda -ayakta değilse bile.- çevrem tarafından alkışlanmış olayım. Ve o sahnede olma hissini hiçbir zaman unutmayayım.

Her insanın içinde bir oyun itisi vardır. Zaman zaman gerçek dışına kaçıp bu oyuna sığınır, bu “Sanki öyleymiş alemi”nin sihrinde kendini oyalar. Bundan da tiyatro doğar. İnsanın içinden, kendini, tecrübelerini, duygularını başkalarına anlatmak gelir. 

Çok Güzelsin Gitme Dur-Haldun Taner

Bu kavramı; dünyanın da bir tiyatro sahnesi olduğunu birkaç farklı alıntı ile de yapabilirdim ama insan güdüsünün yer alması bu söze daha çok itti beni.
Bu sahnede, rolleri kimin verdiğini bilmesek yahut inandığımız biri olsa da en önemli nokta rolümüzün gerekliliğini yapmak oluyor. Elbette başrol olmak zor değil, çabalanır, uğraşılır. Zaten doğru planlanan bir rol ile oyunun en önemli parçalarından biri olmak da mümkündür. -kimler kimlerle yan yana geldi, unuttuk mu? sadece kandırıldık.-

Kusursuz bir oyundaki kusur; o kusursuzluktur aslında. Çabamızı ve emeğimizi doğru yönetebilir, rolümüzü severek sahnenin tozundan tat almaya başlarsak perde kapandığında bile ayakta alkışlayan insanlar olacaktır. -seyircisiz bir oyunda oynadıysak hikayemiz duyulacaktır.-

En çok karakter kullandığım, uzun ama yine de kısa bir yazı oldu. Daha yoğun, üzerine de konuşabilecek bir şeyler yazılır belki bir gün.
Okumalar devam ediyor, bu yazı vesilesiyle eski kitap okumalarından biraz kısarak senaryo okumaya tekrar başlayacağım. Ve Kurosawa araştırmaları bugün itibariyle başladı, hadi bakalım hayırlısı.

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 14. gün ses kaydı da aşağıda, yarın da ikinci hafta burç yorumlaması gelecek. Okunmaya ve dinlenmeye. Bir oda tiyatrosu örneği olarak benim çok hoşuma giden Bursa Devlet Tiyatrosunun Şiir Şuur Mehmet Akif Ersoy adlı oyununa bakılır, izlenir.
14 gün olmuş gerçekten; iki hafta, iki hafta sonu. Dahasına, bir gün; iyi yazmış aslında bugün demeniz ümidiyle. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Demen

bülbül taşlaması

belge, kanıtlanmış ölüm
sesin terlemez mi? günleri
nerede saklar, neden sarsılmaz duvarlarında
asılıdır yüzünün
takvimim?

orta sınıf, aslen fukara halkım
yeminleri kurnaz ayak
oyunlarını taşır. düzenli
açılmaz dilleri, hasır
eskimiştir, konulmaz sandığına
evli

tren, aşık atışması
sefil yazıları alnımın
daim italik
çukur-dağ yakınlığı aşık
usandırır

Zaytung 14. Gün Ses Kaydı

Kusur ve Sevgi Hakkında Gereksiz Düşünceler

Senin doğduğun gün şeytan öldü. Artık bir melek bulmak için cehennemden geçmen gerekmez.

Aforizmalar-Halil Cibran

Sevgi, aşk ve türevleri ile ilgili yazı yazmak zor geliyor her defasında. Zor bir görevi üstlenmiş bir ulak, sürgüne gönderilmiş bir kimse oluyorum düşünürken bile. Lise yıllarında yazdığım şiirlerin hepsinde yer alan bu anlatımları -ki iyi ki yer almışlar.- bugün konuşmak da yazmak da anlaşılmayacağım, düşüncelerin ütopik yahut distopik algılanacağını düşündürüyor.

Bu yüzden gereksiz düşünceler olarak başladım. Benden başka kimsenin düşüncelerime ihtiyaç duymadığını düşünüyorum. -bir yandan da herkes okuyor ve etkileniyor düşüncesiyle yazıyorum; kusur.-

Aforizmalar başlığında bir yazı yazmayı arzuluyorum. Okuyabildiğim -anlamak ne haddime!- ve ne anlama geldiğini aforizma kavramının aktarmak istiyorum. Günün her anında aforizmalar ile yaşamak mümkün olsa, onları anlayıp yorumlamak üzerine kurulsa; çok düşünürdük her kavramı.

Girişi uzun tutuyorum ki bu konuları yazmaktaki çekincem daha net anlaşılabilsin. Sevginin bireyin kendi sevgisinden geçtiğine inandım hep. Bunun geliştiği anlar olsa da başlangıçtan bu yana aynı çizgide ilerledi. Kusur kavramının, kusurlarıyla sevme kavramının birinci karşılığı olmasını arzuladım; kendini sevebiliyorsan eğer onca kusura rağmen bir başkasını sevmek de kolaylaşır. -aşağıda sevmenin zorluklarından bahsetmeyecekmişim gibi.-

Bu kusurların en katlanılmaz oluşu, sanırım, bireyin düşünce ve standartlarında net olamaması. Bir eksiklikten çok yaşamı kaçırmamıza, farkındalıktan uzaklaşmamıza ve gelişebileceğimiz her konuda bize ket vuran bir hale geliyor.

Sonsuz zaman içinde de, sonlusu kadar zevk vardır; yeter ki zevklerin sınırlarını akıl tam olarak çizmiş olsun.

Aforizmalar-Epiküros

Cibran’a yeniden söz vereceğim. Üzerinde duramamış gibi oldum sanırım.
Aslında sevgi ve haz kavramlarının tamamı bunun üzerinde geçiyor diye düşünüyorum. Her alanda, her düşüncede -sorgulama dışında.- olabileceği gibi, sevgi ve zevk kavramında da sınırların varlığı bilinçli ve korkusuz bir sevgiyi doğuracaktır.

Aşkın hatta sevginin yönetilemez, kontrol edilemez olduğu düşüncesine; şairaneliğine ben de uzun süre kapıldım. Uzun süre o etkinin içerisinde hayatı sürdürdüm. -anarşizm duygusu tüm yönetilemez durumlarda ortaya çıkıyor.- Ancak -belki duygusuz bir düşünce ile.- her kavram gibi yönetilemeyen duygu ve hislerin başa çıkılamaz bir son getirdiği, insanı olumsuz yönde etkilediği gerçekleri var. Sevginin paylaşımı, sürekliliği, zaman kavramı önemli hususlar haline geliyor.

Burada da bir kadın-erkek figürü sınırlaması değil asıl konu. Maddesel zevklerin çok kolay ulaşılabilir olduğu dönemde, gerçek arzuların ve mutluluğun nereden, hangi duygu ile, hangi bakış açısı ile gelebileceği bir sınırlama.

Muhafazakar bir çevrenin içerisinde yetişmek ile farklı bir çevre arasında yetişmek de bir sınır değil. Çevremizin etkisi ile aldığımız her bilgi bir gün çürütülmeye yahut gelişmeye ulaşıyor. Ya da yaşanılan bir an ile pekişiyor. Önemli konu; geliştikçe hangi kavramları hayatımda sürdürmeliyim hangisi ile yolumu ayırmalıyım oluyor. Irkçı bir düşünceden mi yoksa dinsizlerin sevilmemesinden mi? -her iki kavramın birbiriyle aynı olması acı değil, sadece bir gerçek.-

Sevginin yalnızca bir duygu olmadığını, bilgi de gerektirdiğini kendimden biliyorum. Sevgi savurganlığım yüzünden habire su vererek çürüttüğüm kaktüsler hâlâ aklımda. Bir dostum ‘İyi ki akvaryumda balık beslemiyorsun’ demişti, ‘Her halde havasız kalmalarına üzülür sudan çıkarırdın onları.’

Gündökümü-Bir Uyumsuzun Notları-Tomris Uyar

Teşekkürler Tomris Uyar.
Her seferinde anlatmak istediğim şeyleri kısa bölümlerle aktaran isimleri görmek hem hayranlık hem de mutluluk düşüncesini beraberinde getiriyor. Ancak buradaki acı gerçeklik de sanırım biraz düşünmemi gerektiriyor.

Sadece sevginin bir şeyleri düzeltebileceği düşüncesinin altında sanırım sadece aşk kavramı var. -sadece diyerek küçümsemedim aşkı, asla!- Çünkü düşünce; herkes sevebilir. Herkes kendi iyiliği yahut kötülüğü içerisinde sevebilir. Bir katilin aşkı da aşk iken bir yardımseverin aşkı da aşk. İkisi de sevebiliyor, pişmanlık duyabiliyor. Burada söz de; sevginin, zıt kavramlarını gerçekten öldürüp öldüremeyeceği düşüncesine geliyor.

Sevginin bilgi de gerektirdiği gerçeğini unutmamız gerekiyor. Sevginin içindeyken -ki mümkün mu bir gün?- bilge bir tavır, ilişkiyi yönetme isteği olarak değil -ki ikili ilişkide yönetmekten de bahsetmiyorum yalnızca.-; sevginin paylaşımı ve bize etkisini bilmeye dönüyor.

Sevgi kişisel bir eksiklikten doğmamalı; kendimizi severken, özgürce yaşayabiliyorken hiçbir şeyin bizim -ahlaki kavramlar içerisinde; hangi dinden ya da düşünceden olduğu önemsiz şekilde.- sınırlarımızı çizemeyeceği bir ilişkiyi arzulamaktan doğmalı. Bu kavram bir sevgili, arkadaş, meslek, çocuk, çiçek, müzik, diyet ya da hayatta istediğimiz herhangi bir şey için de geçerli

Peki kusur da geçiyordu başlıkta, nerede hani? Hemen her yerde, hemen her ilişkide, hemen her acıda var. Kurtulma ihtimalini her gün azaltıyoruz ondan. Kusurlarımızı kapatacak bir eş, iş, arkadaş arıyoruz. Kendimizde bulmama isteği ve düşüncesinden daha büyük bir kusur olamaz sanırım. -kandil yakar gibi aramamalıyız sevgiyi; ateşi de bizde cephanesi de.-

Aforizma ve eski kitap okumalarının yanında sözlük okuması çok keyifli oluyor. -durmaya pek niyetli değilim bu üçlü konusunda.- Haftalık seri ile ilgili de araştırmalar, karakter oturtma çabası ve isim bulma yolunda devam ediyorum. Belli birkaç metin oluştu, yavaş yavaş gelişeceği yönündeki piyasa tahminleri var. -ama merak edilmesin, belki de edilmiyordur, eylül ekimden, ekim kasımdan daha uzun sürmeyecek.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 13. gün ses kaydı da aşağıda. Okunmak ve dinlenmek üzere beklemekte. Bugüne yine sevgili Merve Kayserilioğlu’nun bir coverını bırakıyorum, ses olması ümidiyle. Teşekkürler sevgili, aşklı ve kusurlu okur. -hepimiz gibi.

yeni doğan

arzu,modern insan
haremin içerisi karartıldı
kanunların çelişmekte
serap, çok uzaktasın
çöl kumlarını azaltmakta

tabiat, yaşamak? zor
çalkantılı tarihin içine, kısır
samimiyetiyle bedenin
hududun yine olacak
ruhun

melek, helalliğin
mühürlenmiş ayakların, pamuk
ırkın olmadığı gün savaşacaksın
savaş, ırkı doğurmak
için

Zaytung 13. Gün Ses Kaydı

Sosyal İkilem

Ütopya ile tarihe karışmak arasında son ana dek kıl payı farkla ilerleyen bir bayrak yarışı olacak…

Buckminster Fuller

Bağımlı olmasam da belgesel içeriklerini takip etmek iyi geliyor, öğrendiğim ve bildiğimi geliştiren şeyler buluyorum Netflix’te. Henüz bir hafta oldu olmadı Sosyal İkilem belgeselinin de yayınlanması. İzlemeye başladıktan sonra da tahmin ettiklerimi, düşündüklerimi bizzat sosyal medya uygulamalarının, Google’ın gelişimini yapan insanlardan dinlemek de ne kadar farklı bir sürecin içerisinde olduğumuzu bir kez daha gösterdi. -netflix izleyecek vaktim var halen, gelişmemekte bir numarayım.-

Şu an yoğun olarak kullandığımız, dünkü yazıda kendimizi olmadığımız biri olarak gösterip pazarlama noktasına geldiğimiz, kitleleri harekete geçiren en büyük araç haline getirdiğimiz sosyal medya gücünün dezavantajlarını anlatıyor belgesel en kaba tabirle. Bunu da eski Facebook, Instagram, Twitter, Youtube, Pinterest ve Google çalışanları ile zenginleştiriyor. Sosyal ayaklanmadan kişisel gelişim eksikliğine, modanın algı değişiminden kişinin kendinden soğumasına kadar.

Girişteki alıntı da belgeselin içerisinde geçiyor. Hemen her icadın kolaylık ve insan gelişimi-iyiliği için yapıldığı hatırlatılırken; artık sosyal medyanın bir algı yönetimine, kişileri ürün olarak kullanmasına, seçimi etkilemekten ırkçı protesto ve yalan haberlere nasıl evrildiğini aktarıyor. -sanırım nasıl olduğunu tam olarak onlar bile bilmiyor.-

Hemen her cümleye nasıl bu seviyeye geldi anlamak zor diye başlasalar da; şirket çıkarı, kâr çılgınlığı ve bizlerin hemen hiçbir olumsuz düşünceye kapılmadan kullanıyor oluşumuzun etkileri olduğu düşünülüyor. En ilgi çekici yanı da zaten bu; insanlık için hemen her şeyi inanılmaz derecede kolaylaştırabilen kavramların aynı zamanda bu kadar olumsuz etkisinin oluşu, zamanımızın çoğunu alması.

Zavallı gelecek! İnsanlar ona öyle çok umut besliyorlar ki, gerçekleştiğinde bütün çekiciliğini yitiriyor!

Arkadaş-Maksim Gorki

Bu durum bizler için -çoğu zaman- geçerli olan bir kavram sanırım. Hemen her yazıda bahsettiğim anı yaşamak, yarının felsefi oluşu ve ulaşılamaz gerçekliği gibi konularda gelişim göstermekle beraber; net adımımızı atmakta zorluk çekiyoruz. Halen başka insanları -ki bu insanlar hayranlık duyduğumuz, arkadaşlarımız, çevremiz de olabilir.- neler yaptıklarıyla daha çok ilgilenmekten kendimizi alamıyoruz. Herkesin yolunda bir payımız ya da bizim yolumuzda onların payları olabilir, ama ancak yola çıkarsak bunu görebiliriz.

İçinde bulunduğumuz süreçteyse hemen hiçbir şirket bu düşüncede değil. Geleceği de günü ve kârı düşünüyorlar. Bizim bile kendimizi arada sırada hatırladığımız bir zamanda onlar, bizi hiçbir adımlarında düşünmüyor. Şirketin çıkarı, reklam veren ile iyi ilişki, daha çok ekran süresi onlar için en önemli kavramlar. -ekran süresi deyince aklımdaki politik düşüncelere engel olamadım bir an.-

Elbette bir zaman öldürücü sayılabilecek Netflix’te izlediğim belgesel gerçeği varken kendimi sosyal medya kullanmayan biri olarak gösteremem; Netflix’in bu içeriği yayınlaması bile yine şirket çıkarları doğrultusunda onlar adına olumlu sonuçta. Ya da blog yazarken Google’ı kullanmadığımı, yazının reklamı ve daha çok insana ulaşması için Instagram ve Twitter’ı da kullanmadım diyemem. Hepsini yapıyorum ve görünen o ki bir süre daha devam edeceğim buna. -yalnızca bunlar için yapıyor olsam keşke.-

Ancak bilinçli kullanım kavramı -bu kavram hep en kötü kullanıcıların kullandığı bir avutma yöntemiymiş gibi gelir bu arada.- ve kendini geliştirmek adına yaptığın süreçleri kontrol edebilme yetisinin ne kadar önemli olduğunu aktarıyor belgesel. Buna daha çok yoğunlaşmamız gerektiğini, yapay zekanın bize sunduklarından çok bizim kendi irademizle seçtiklerimize bakmamazı, buna göre bir kullanımın daha doğru olabileceğini söylüyorlar.

Zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir.

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar-Arthur Shopenhauer

Karşılığının tam olarak bu cümle olmadığını biliyorum; asıl anlatılmak istenen sektörün sıkıntıları, verilerimize tamamen erişmiş durumda olmaları, bize robot ve ürün olarak bakılması, geliştirilmesi gerektiği, yasaların bireyleri savunmadığı, sistemin bizi yönettiği üzerine. Ancak bugün çoğumuz için geçerli olan boş zaman kavramının daha dolu geçmesini sağlamak da yine bizim elimizde. Kurulan düzene -anarşist olduğumdan değil- karşı gelebilmenin, hemen her konuda bilinçli kullanıcı olabilmenin tek yolu buna evriliyor sanırım.

Gerçekten çıkıp gidebileceğimiz, bir dağda sevdiğimiz hobi ve birkaç insan ile yaşayabileceğimiz maddi ve mental sağlığı elde edene kadar; eğer tamamen uzak durma ihtimalimiz de şu an mümkün değilse en olumlu sonuç doğru ve bilinçli kullanabilmek. Kitaptan telefona, oturduğumuz koltuktan buzdolabına kadar geçerli bu durum. Ancak işin içine daha fazla insan, daha fazla etkileşim ama daha az sosyallik girdiğinde bunun zorunluluğu çok daha fazla artıyor.

Sosyal İkilem, gerçekten hemen her yönüyle bu sıkıntıları ve yapılması gerekenleri güzel ve bilinçli bir yol ile aktarmış. Vakit var ise izlenebilir. -benden başka kimsenin vakti yoktur sanırım.- Yönetebileceğimiz tek şey bizken buna da izin verilmeyebileceğinin kanıtı. Kusurlarımız var; ancak onların değiştirmeyi ancak biz istersek yapmalıyız. Günlük kaygılar ile değil. -çok bilmiş bir son ile.-

Okuduğum kitaplar ve izlediklerimden devam ediyorum. Güncele de değinmeye çalışacağım ama o hıza yetişebilmek ve doğru bilgiye ulaşmak için 48 saate ihtiyaç duyuyorum bazen. Hemen her dakika bir sene boyunca konuşulabilecek gündemlerle karşılaşıyoruz ne yazık ki.
Aforizmalar ve sözlük okumaları yapıyorum bir yandan. Yanlarında daha önceden okuduğum kitaplara bir geri dönüş, selamlama yapmaya çalışıyorum. -bunun için ne kadar zamanım var, o kadar güzel ve okumak istediğim kitap varken mantıklı mı sorularını es geçiyorum ama eninde sonunda sıkışıp kalacağım.-

Vetabii bir şiir karalaması ve Zaytung 12. gün ses kaydı aşağıda beklenmekte. Okunmaya ve dinlenmeye hazır. Yarını bekliyorsanız mutluluğumu paylaştığınız için teşekkürler. -tek kişi okuyordur diye düzeltme.- Bekliyor ve paylaşıyorsan.

depreme çanta

kapılır yolları cennetin
üzerinde hastalar, zor
kurtulur maskeleriyle
korkularından

havan, savaş ve mutfak
kutsalıdır, çiğnenmeye erken
başlanır ruhu insanoğlu yahut
kızının
kuma gömülmediğiyle
kalır

nâr, yakmak için sigara
sonra evrenin yakıldığı, kurtulmak
bedeninden. Ağır
hayal bilim! tdk bazen
felsefi yaklaşıyor

Zaytung 12. Gün Ses Kaydı:
https://drive.google.com/file/d/1o9m_vl04dzMOoT6KgCn_F03WtuqQUCij/view?usp=sharing